Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-3


VI Batıya Doğru

Bir eski atalar sözü bize şöyle diyor: “İşini bil, aşanı bil, eşini bil!” Bu ilkeye gönderme sosyoloji de bize böyle diyebilir: “Milletini tanı, ümmetini tanı, medeniyetini tanı!”

Türkçülerin yayınları ve milli yıkımlar bize, az çok, milletimizin, ümmetimizin nelerden ibaret olduğunu anlattı. Bu noktalarda, artık, herkesin yanı biçimde düşündüğü görülüyor. Fakat, hangi medeniyet dairesine ait olduğumuz meselesine gelince, bu noktada hala aramızda görüş farkları, belki gerçek anlaşmazlıklar vardır. Bu nedenle milli meseleleri incelemeye başlarken, bu meseleyi de çözmeğe çalışmamış gerekir.

Medeniyet meselesinin açıklığa kavuşamamasının birinci sebebi, “medeniyet” kavramı ile “medenilik” kavramının birbirine karıştırılmasıdır. Eski zamanlarda, toplumlar şu üç halden birine ait sayılırdı. Vahşilik, göçebelik, medenilik, bu gün vahşilik kelimesi, bilim dünyasından büsbütün dışarı atıldı. Çünkü, eskiden vahşi denilen ilkel toplumların da kendilerine özgü birer medeniyetleri olduğu ortaya çıktı. Hatta, bu cemiyetlerin bazı gelişme aşamalarından geçtikleri anlaşıldığından, bunlara hakkında ilkel toplumlar teriminin kullanılmasından bile çekinenler var.

Medeniyetin bütün insan toplumlarında var olduğu görülünce, bunun hayvan topluluklarında da bulunup bulunmadığı meselesi ortaya çıkar. Medeniyet, bir takım kurumların yani düşünüş ve yapış biçimlerinin bütünüdür. Hayvan toplulukları ise, kalıtım yoluyla geçen içgüdülerle yönetilirler. Bunlarda, hatta iş bölümü ve mesleklere ayrılma bile soya çekim iledir. Hükümdar işçi asker gibi sınıflar. Görevleri için gerekli olan organları doğarken beraberinde dünyaya getirirler. Hayvan topluluklarında gelenek ve terbiye yollarıyla kuşaktan kuşağa geçen kurumlara benzer hiçbir şey yoktur. Buna göre, bunlarda medeniyetin varlığını kabul etmemek gerekir. O halde, medeniyet hakkında, aşağıdaki iki ilkeyi gerçek olarak ileri sürebiliriz: 1) Medeniyet, bütün insan toplumlarında vardır. 2) Medeniyet, yalnız insan toplumlarına özgüdür.

Medeniyet, birtakım kurumların bütünüdür, demiştik. Oysa ki, yalnız bir millete özgü olan kurumların bütününe milli kültür denir. Yalnız bir ümmete özgü olan kurumların bütününe de din adi verildiği gibi, bu iki kavramın karşısında, medeniyet kavramının yeri ne olabilir? Sosyolojiye göre, kültürleri ve dinleri ayrı olan çeşitli toplumlar arasındaki ortak kurumların tamamına medeniyet adını vermemiz uygundur. Demek ki milli kültürce ve dince birbirine yabancı bulunan toplumlar medeniyette, ortak olabilirler. Milli kültürdeki ayrılıklar nasıl din birliğine engel değilse milli kültürün ve dinin ayrı olması da medeniyetteki ortaklığa engel olamaz. Mesela, Yahudilerle Japonlar, gerek milli kültür, gerek din bakımından Avrupalılara yabancı oldukları halde, medeniyetçe Avrupa milletleriyle ortaktırlar.

Medeniyet meselesinin netlik kazanamamasının bir nedeni de, medeniyetin yalnız bir türlü olduğunu sanmaktır. Oysa ki, birçok medeniyetler vardır. Mesela, bugün Avustralya aşiretleri başka bir medeniyet dairesi, Afrika aşiretleri ve Okyanusya aşiretleri de başka medeniyet daireseli oluştururlar. İlk çağ’da Akdeniz kıyılarında yaşayan milletler arasında ortak olan bir Akdeniz Medeniyeti vardı. Bundan eski Yunan Medeniyeti, Yunan Medeniyeti’nden de eski Roma Medeniyeti doğdu. Bu son medeniyetten de Doğu ve Batı medeniyetleri doğdu. Asya’nın doğusunda da bir Uzak Doğu Medeniyeti vardı. Çinliler, Moğollar, Tonguzlar, Tibetliler, Çin Hindi kavimleri hala o medeniyet dairesindedirler.

Arkeoloji bilginleri yer altındaki insan eserlerinden, tarih öncesi devirlerin medeniyet dairelerini bile bulup meydana çıkarabiliyorlar. Halk bilgisi araştırıcıları da masalların, mitlerin ve menkıbelerin, atasözlerinin birtakım medeniyet daireleri oluşturduğunu ortaya koymaktadırlar.

Bu sözlerden anlaşılıyor ki, medeniyet dairelerinin de kendilerine özgü coğrafya alanları ve bu alanların belirli sınırları var. Mesela, bir masal veya bir alet belirli bir noktaya kadar yayılıyor. Ondan öteye gidemiyor. Çünkü her medeniyet başka bir sisteme girer. Adeta, her medeniyetin başka bir mantığı, başka bir estetiği, başak bir hayat görüşü vardır. Bu yüzdendir ki, medeniyetler birbirine alışamıyorlar. Yine bundan dolayıdır ki, bir medeniyeti bütün sistemiyle kabul etmeyenler, onun bazı bölümlerini alamıyorlar. Alsalar bile kendilerine mal edemiyorlar. Medeniyeti de, din gibi dışından değil, içinden olmak gerekir. Medeniyet de tıpkı din gibidir. Ona da inanmak ve yürekten bağlanmak gerekir. Bu noktayı iyi anlamamış olan Tanzimatçıların bizi Avrupa Medeniyet’ine dış görünüşü taklit etmek yoluyla sokmak girişimleri bundan dolayı kısır kaldı.

Medeniyetlerin coğrafi sınırları ayrı olduğu gibi, tarihi gelişmeleri de birbirinden ayrıdır. Bu gelişmelerin de bir başlangıcı ve bir sonu vardır. Fakat, medeniyet daireleri milli kültür dairelerinden daha geniş oldukları için, ömürleri de ötekilerin ömründen daha uzundur.

Bundan başak bir millet gelişmesinin yüksek noktalarına çıktıkça, medeniyetini de değiştirmek zorunda kalır. Mesela Japonlar, son yüzyılda Uzak Doğu Medeniyeti’ni bırakarak, Batı Medeniyeti’ne girdiler.

Bu konuda en çarpıcı örneği Türklerde görürüz. Çünkü Türkler gelişmelerinin üç ayrı aşamasında birbirine benzemeyen üç farklı medeniyet dairesine girmek zorunda kaldılar: Türkler “kavim devleti” hayatı yaşarken, Uzak Doğu medeniyeti içindeydiler. Sultani devlet devrine geçince, Doğu medeniyetine girmek zorunda kaldılar. Bugün milli devlet dönemine geçtikleri sırada da, içlerinde Batı medeniyetine girmek için kuvvetli bir akımın belirdiğini görüyoruz.

Uzak Doğu medeniyetinin izlerine, özellikle sözlü geleneklerden ayrılmayan cahil tabakada rastlarız. Bu tabakanın hala inanmakta bulunduğu “tandırname” kuralları uzak doğu medeniyetinde esas olan inanışlarla uygulaması devamından ibarettir. Masallar, eski menkıbelerle mitlerin artıklarıdır. Bir taraftan eski Türk diniyle uzak doğu milletlerine özgü dinlerin diğer taraftan bunların bütünü ile bugün de okuma yazma bilmeyen halk arasında yaşamakta bulunan tandırname hükümleri ve masallar arasındaki karşılaştırmalar bu gerçeği ortaya çıkarmak için yeterlidir.

Bu karşılaştırma bize Türklerin Altay ırkı yahut Moğol ırkı adları verilen topluluklarla ilgilerinin de gerçek konumu gösterebilir. Arilerden daha beyaz ve güzel olan Türklerin sarı ırka mensup gösterilmesi bilimsel bir esasa dayanmadığı gibi, Altay ırkı denilen kavimler topluluğunda da bir dil birliğinin varlığı henüz kanıtlanmamıştır. O halde, pek de açık olmayan bir biçimde ırk adı verilen bu toplulukların olması mümkündür. Bu ihtimale göre bizim gerek Fin-Ugurlar’la gerek Tonguz ve Moğollarla tek bağımız geçmişte Uzak Doğu Medeniyetinde onlarla ortak bulunmamızdan ve uzun süre onları politik egemenliğimiz altında yaşatmamızdan ibarettir. Bu ortak hayatlar dolayısıyla dillerimiz arasında bazı ortak kelimeler ortaya çıkmış olabilir.

Türklerin İslam dinine girmesiyle. Doğu medeniyetine girmesi aynı zamanda oldu. Bundan dolayı bir çoklarına göre, doğu medeniyetine, İslam medeniyeti demek daha doğru görünüyor. Oysa ki, yukarıda belirttiğimiz gibi, dinleri ayrı bulunan toplumlar aynı medeniyet içinde olabilirler. Demek ki medeniyet, dinden ayrı bir şeydir. Böyle olmasaydı, dinleri ayrı olan toyluluklar arasında ortak hiç bir kurumun olmaması gerekirdi. Din, yalnız kutsal kurumlardan yalnız inançlarla ibadetlerden ibaret olduğu için, bunların dışında kalan kutsal olmayan kurumlar mesela, kutsal kavramlarla teknik araçlar estetik ilkeler dininin dışında ayrı bir sistem oluştururlar. Matematik, botanik, zooloji, biyoloji, psikoloji, sosyoloji gibi doğal bilimler sanayiye ve güzel sanatlara özgü teknikler, dinlere bağlı değildir. Buna göre, hiçbir medeniyet, hiçbir dine bağlanamaz. Bir Hıristiyan medeniyeti olmadığı gibi, bir İslam medeniyeti de yoktur. Batı medeniyeti İslam medeniyeti sanmak doğru olmadığı gibi, doğu medeniyetine de İslam medeniyeti adını vermek yanlıştır. Doğu medeniyetiyle batı medeniyetinin kaynaklarını İslam ve Hıristiyan dinlerinde değil, başka yerlerde aramak gerekir…

Akdeniz medeniyeti ilk çağda eski Mısırlıların, Sümerlerin, Hititlerin, Asurluların, Fenikelilerin v.b. yardımı ile oluşmuştu. Bu medeniyet, eski Yunanlılarda olgunluğa ulaştıktan sonra, Romalılara geçti. Romalılar bu medeniyeti yönetimleri altına aldıkları yüzlerce millete aşıladıktan sonra, Doğu Roma ve Batı Roma adları ile iki ayrı devlete ayrıldılar. Fakat bu ayrılık, yalnız politik alanda kalmadı. Akdeniz medeniyetinin de “doğu” ve “batı” adları ile ikiye ayrılmasına neden oldu. Avrupalılar Batı Roma’nın mirasçısı oldukları için Batı Roma medeniyetini benimseyerek ilerlettiler. Bundan, şimdiki Batı medeniyeti ortaya çıktı. Müslüman Araplar ise, Doğu Roma’nın politik mirasçıları oldukları gibi, medeniyette de onları takipçisi oldular. Doğu Roma medeniyeti, Müslümanların eline geçince, Doğu Medeniyeti adını aldı. Bu tezimizi ispat için, Doğu medeniyetinin elemanlarına biraz göz gezdirelim:

Arap mimarisinin ilk modelleri Bizans mimarisidir. Türk mimarisi de, bu iki mimarinin kaynaşmasından doğmuştur. Gerçekte Araplarla Türkler dışardan aldıkları modellere dini imanlarının, ahlaki ideallerinin ilhamı ile gelişmeler ekleyerek oldukça özgün mimarilere sahip oldular. Bu kendi kişiliğine uydurma işi Araplarla Türklerin dini karakterlerinin ve milli kültürlerinin etkisi ile oldu. Bununla beraber, bu mimarilerin ilk modellerini Doğu Roma medeniyetinde aramak konusunda sanat tarihçileri birleşirler…

Doğu’da, seçkinlere özgü olmak üzere, bir dümtek müziği vardır. Farabi, bu müzik tekniğini Bizans’tan alarak Arapça’ya aktardı. Bu müzik Arab’ın, Acem’ini Türk’ün yüksek sınıfına girmekle beraber, halkın derin tabakalarına inemedi. Yalnız, seçkinler tabakasının tekelinde kaldı. Bundan dolayıdır ki Müslüman milletler, mimaride olduğu kadar bu Doğu müziğinde de orijinal bir kişilik gösteremediler. Türk’ün halk tabakası, eski Uzak Doğu medeniyetinde yarattığı melodileri devam ettirerek, milli bir halk müziği oluşturdu. Arapların, Acemlerin halk kısmı da eski melodilerinde devam ettiler. Bu nedenle Doğu müziği Doğu’nun hiçbir milletinde milli bir müzik biçimini alamadı. Bu müziğe İslam musikisi denilememesine başka bir neden daha vardır. Bu müzik Müslüman milletlerden başa, Ortodoks milletlilerin, Ermenilerin, Yahudilerin de tapınaklarında söylenmektedir.

Araplar mantığı, felsefeyi, doğa bilimlerini ve matematiği Bizans’tan çevirdikleri gibi güzel konuşma aruz, gramer ve sentaks gibi estetiğe ve dile ait bilimlerde de oradaki yöntemleri örnek olarak aldılar. Tıp da, Hipokrat’ın ve Galien’in yetiştirdiği öğrencilerden alındı. Özetle Araplar bilim, fen, felsefe adına akıl ve deneye dayanan her ne varsa, Bizans’tan aldılar. Sonraları, Acemler gibi, Türkler de bu bilgileri Araplardan öğrendiler, serbest düşünüşlü Arap filozofları, “Meşai” ve “İşraki” adları ile, ikiye ayrılmışlardı. Meşailer Aristo’nun, İşrakiler Eflatun’un yolundan gidiyorlardı. Dine bağlı İslam hakimleri de, “Mütekelim” ve “Mutasavvıf” adları ile ikiye ayrılmıştı. Mütekellimle, “Cüz-i layetecezza” Bölünmeyen parça’yı (atom) kabul ederek, Demokrit ve Epikür felsefelerine; mutasavvıflar da, İskenderiye filozofu Plotin’in “Yeni Eflatunculuk” sisteminin mirasçıları olmuşlardı. Pisagor’un, Zenon’un eserlerini çevirenler, öğretenler de vardı. Bu sonuncu filozofun öğrencilerine “Revakiyun” (kemer-altıcılar) adı verilirdi. Muhiddin-i Arabi’nin “ayan-ı sabite”si (sabit örnekler) Eflatun’un “idea” larından başka bir şey değildi. Metafizikten başka, ahlak politika ve idaresi ilimleri de Aristo’dan alınmıştır. Ahlak-ı Nasıri, Ahlak-ı Celali, Ahlak-ı Ahlaki gibi kitaplar, genellikle “ahlâk, politika ev idaresi” bölümlerine ayrılır ve hepsi de Aristo’yu taklit ederek yazılmıştır.

Doğu Roma medeniyeti ile Batı Roma medeniyeti, ortaçağ devam ettiği sürece birbirinden o kadar ayrılmadılar. Müslümanlar. Doğu medeniyetini büyük değişikliklere uğratamadıkları gibi Hıristiyanlarda ortaçağda, Batı medeniyetini büyük gelişmelere kavuşturamadılar.

Ortaçağda, Avrupa’da yalnız iki yeniliğin meydana çıktığını görüyoruz: Feodal şatolarda opera ortaya çıktı. Batı Avrupa’nın güneylerinde yüceltici aşk duygusu (Şövalye aşkı), salon ve kadın estetiği oluştu. Birinci yenilik, müziğin gelişmesiyle Batı müziğinin şekillenmesine neden oldu. Çünkü eski Yunanlıların kurdukları müzik tekniğindeki çeyrek sesler, operaya uymadığından terk edildi. Aynı zamanda, operanın etkisiyle monoton melodiler bırakılarak, müziğe armoni elamanı ekledi. İkinci yenilikte, kadınların, namus ve kutsallıklarını kaybetmeksizin, toplum hayatına karışmasını sağladı. Müslümanlar, harem, selamlık, çarşaf, peçe gibi görenekleri Hıristiyan Bizans’la Mecusi İran’dan almakta iken; Batı Avrupa’da kadınlar sosyal hayata giriyorlardı. İşte, Ortaçağda, Doğu Medeniyeti ile Batı Medeniyeti arasında bu gibi küçük farklar bir yana, büyük bir simetri görülür. Mesela, ortaçağ İslam mimarisine karşılık, Avrupa’da gotik adıyla, dini bir mimari görürüz. İslam aleminin hakimiyetine karşılık, Avrupa medreselerinde iskolastik felsefesini buluruz.

Özgür felsefeye göre, gerçek bilinmez. Filozofun görevi, bu bilinmez gerçeği geleneklere bağlı olmaksızın, arayıp bulmaktır. Bulacağı geçek toplumsal geleneklere aykırı olsa da umurunda değildir. Çünkü, ona göre, gerçek her şeyden daha faydalıdır ve daha delildir.

Oysa ki, bilginlere göre, bütün gerçekler bilinir. Çünkü, gelenekler kuşaktan kuşağa geçerek değişmez olmuş gerçeklerdir. Bilginin görevi esasen bilinen bu gerçekleri mantıklı delillerle kanıtlamak ve doğrulamaktır. Yöntemlerdeki bu farktan dolayıdır ki bilginler filozof aydınla anılmalarını istemezlerdi. Çünkü filozoflara dinsiz gözüyle bakarlardı.

Avrupa’nın ortaçağdaki kilise filozofları da hep bu görüşteydiler. Felsefe tarihinde, bu sisteme iskolastik adı verilirdi. İslam bilginleri gibi Avrupa iskolastikleri de Aristo’yu birinci öğretmen saymışlardır. Bu topluluklardan her ikisine göre, bilgeliğin amacı din ile Aristo felsefesinin uzlaştırılmasından ibaretti.

Avrupa’da Rönesans, reform, felsefi yenilik, romantizm gibi ahlak, din bilim estetik alanlarında olan değişiklikler ortaçağ hayatına son verdi. İslam dünyasında bu değişiklikler olmadığı için biz hala ortaçağdan kurtulmamışızdır. Bu bakımdan Avrupa iskolastiğe son verdiği halde, biz henüz onun etkisi altındayız. Birçok yüzyıllar atbaşı beraber gittikleri halde, Doğu ile Batı’nın bu ayrılışının nedeni nedir? Bu konuda tarihçiler birçok nedenler sayarlarsa da, biz sosyolojinin gösterdiği nedenleri daha doğru gördüğümüzden onları ileri süreceğiz. Avrupa’nın büyük şehirlerinde toplumsal yoğunluğun artması, iş bölümünü gerektirdi. Uzmanlık meslekleri ve uzmanlar ortaya çıktı. Uzmanlıkla beraber, fertlerde, kişisel karakter oluştu. Ruhların esas yapısı değişti. Bu esaslı değişiklikten yeni ruha sahip, mantıkça ideale eski insanlara benzemeyen yeni insanlar doğdu. Bunların ruhundan fışkıran yeni hayat eski çerçevelere sığdırılmazdı. Bundan dolayı eski çerçeveler kırıldı, parçalandı. Serbest kalan yeni hayat, yaratıcı kudretinin her tarafa yönelterek her sahada ilerleme ve gelişmeler sağladı. Özellikle büyük sanayi meydana getirerek, çağdaş medeniyetin çehresini şekillendirdi.

Doğu’da ise, nüfusça yoğunluk açısından ileri gitmiş büyük şehirler oluşmamıştı. Var olan büyük şehirler ise, nüfusça karışık oldukları gibi kaynaşma araçlarından, bundan dolayı da morale doğu’da ne iş bölümü, ne uzmanlık ne kişilik ne de büyük sanayi oluşmadı. Yeni bir ruha, yeni bir hayata kavuşmadıkları için, Doğu milletleri zorunlu olarak, medeniyetleri ortaçağdaki şeklinden daha ileri götüremediler. Çünkü, eylemsizlik kanunu gereğince bir neden onu değiştirmedikçe, her şey olduğu gibi kalır.

Bununla beraber, Batı ve Orta Avrupa, Ortaçağ medeniyetinden kurtulduğu halde. Doğu Avrupa’da yaşayan Ortodoks milletler hala bu medeniyetten kurtulamamışlardı. Ruslar, ta Deli Petro zamanına kadar, Doğu Medeniyetinde kaldılar. Deli Petro, Rusları Doğu Medeniyeti’nden çıkararak, Batı Medeniyeti’ne geçirmek için çok zahmetler çekti. Bir milletin Doğu Medeniyetinden Batı medeniyetine geçmesi için ne gibi yöntemler izlemesi gerektiğini anlamak için, Deli Petro’nun yenileştirme tarihini incelemek yeterlidir. Ruslar yeteneksiz görünürken, bu zorlayıcı yenilikten sonra, hızla ilerlemeye başladılar. Doğu Medeniyeti’nin ilerlemeye engel, Batı Medeniyeti’nin yükselmeye neden olduğuna bu tarihi olay da bir delil değil midir?

Avrupa Medeniyeti’nin temeli, iş bölümüdür, demiştik. İş bölümü Avrupa’da yalnız zanaatları, yalnız ekonomik meslekleri birbirinden ayrılmakla kalmadı… Bilimler sahasında da, iş bölümü meydana gelerek, her bilimin yarı uzmanları yetişmeğe başladı.

Güzel sanatlar alanında da iş bölümü kendisini göstererek, önceleri aynı kişiden birleşebilen sanatları birbirinden farklı uzmanlıklara ayırdı. Sosyal hayatın diğer kolları da, iş bölümü aracılığıyla birbirinden ayrıldılar.

Politik güçler yasama yargı, yürütme adlarıyla üçe ayrıldığı gibi, politik örgütle dini örgüt de birbirinden ayrıldılar. İş bölümünün bu durumundan adalet örgütü güç kazandığı gibi, ekonomik bilimsel estetik etkinlikler de son derece mükemmelleşti. Bu nedenle Müslüman milletler, önce Avrupalılara askeri ve politik güç açısından eşit, hatta bazen üstün iken Avrupa’da iş bölümünün meydana getirdiği ilerlemeler neticesi olarak, onlara oranla gittikçe zayıf bir seviyede kalmağa başladılar.

Gerek askerlikte, gerek politikada iki toplumun birbiriyle savaş edebilmeleri için iki tarafın aynı silahlarla donanması gerekir. Avrupalılar sanayideki çok ilerlemeleri sayesinde tank gibi, zırhlı otomobil gibi, uçak, dretnot, denizaltı gibi müthiş savaş araçları yapabildikleri halde, biz bunlara karşılık yalnız adi top ve tüfek kullanmak zorundayız. Bu durumda, İslam dünyası Avrupa’ya karşı sonuna kadar nasıl dayanabilecek? Gerek dinimizin, gerek vatanımızın bağımsızlığını nasıl savunabileceğiz?

Bu dini ve vatani tehlikeler karşısında yalnız bir kurtuluş çaresi vardır ki, o da bilimlerde, sanayide, askerlik ve hukuk örgütlenmesinde Avrupalılar kadar ilerlemektir. Yani medeniyette onlara eşit olmaktır. Bunun için de, tek bir çare vardır: Avrupa medeniyetine tam bir biçimde girmek.

Önceleri Tazminatçılar da bu gerekliliği görerek Avrupa Medeniyeti’ni almağa kalkışmışlardı. Fakat onlar aldıkları şeyleri yarım alıyorlar, tam almıyorlardı. Bundan dolayıdır ki, ne bir gerçek üniversite kurabildiler, ne uyumlu bir yargı örgütü oluşturabildiler. Tanzimatçılar, üretimi modernleştirmeden önce tüketim biçimlerini yani giyim – kuşam, beslenme, bina ve mobilya sistemlerini değiştirdikleri için, milli sanatlarımız tamamen çöktü, buna karşı yeni tarzda Avrupalı bir endüstrinin çekirdeği bile oluşamadı. Bunun nedeni yeterli derecede ilmi inceleme yapmadan esaslı bir ideal ve kesin bir program oluşturmadan işe başlamak ve her işte yarım tedbirli olmaktı.

Tanzimatçıların büyük bir hatası da, bize Doğu Medeniyeti ile Batı Medeniyeti’nin sentezinden bir kültür karışımı yapmak istemeleriydi. Sistemleri büsbütün ayrı prensiplere dayanan, birbirine zıt iki medeniyetin uzlaştırılacağını düşünememişlerdi. Hala politik yapılmış da var olan ikilikler, hep bu yanlış hareketin sonuçlarıdır. İki türlü mahkeme, iki türlü öğretim yeri, iki türlü vergi, iki türlü bütçe, iki türlü yasa.

Özetle bu ikilikler saymakla bitmez. Medrese ile okul bir ikilik yarattığı halde, her okulun içinde de ine bir türlü ikilikler vardı. Yalnız Harbiye ile Tıbbiye’de Avrupalı bir öğretim yöntemi izleniyordu. Bu sayededir ki, bugün milli hayatımızı kurtaran büyük kumandanlarla, kişisel hayatlarımızı kurtarabilecek bilgin doktorlara sahibiz. Bu iki meslek sahipleri içinde Avrupa’daki meslektaşlarıyla boy ölçüşebilecek uzmanlar yetişmesi, özellikle Harbiye ve Tıbbiye okullarının ikilikten uzak olması sayesindedir. Yeniçerinin savaş tekniği ile hekimbaşıların tıp teknikleri, bu okullara girmiş olsaydı, bugünkü şanlı komutanlarımızla ünlü doktorlarımıza sahip olabilecek miydik?

İşte bu iki öğretim kurumunun durumu bizim için, yapacağımız eğitim devriminde bir örnek olmalıdır.

Doğu Medeniyetini Batı Medeniyeti ile uzlaştırmağa çalışmak, ortaçağı son çağlarda yaşatmak demekti. Yeniçerilikle Nizamiye askerliği nasıl uyuşamazsa, hekimbaşılıkla bilimsel doktorluk nasıl bir araya gelemezse, eski hukuk ile yeni hukuk, eski bilim ile yeni bilim, eski ahlak ile yeni ahlak da öyle uyuşamaz. Yazık ki, yalnız askerlikle tıptaki yeniçerilik kaldırılabildi. Diğer mesleklerdeki yeniçerilikler, ortaçağ hortlakları kılığında, hala yaşamaktadırlar.

Birkaç ay önce, Türkiye’yi Milletler örgütüne sokmak için İstanbul’da bir örgüt kuruldu. Oysa ki, Avrupa Medeniyeti’ne kesin bir biçimde girmedikçe, Milletler örgütüne girmemizden ne yarar sağlanabilecekti. Kapitülasyonlarla politik baskılara esir edilmek istenilen bir millet, Avrupa Medeniyeti’nin dışında sayılan bir millet demektir. Japonlar Avrupalı bir millet sayıldıkları halde biz hala, Asyalı bir millet sayılmaktayız. Bunun nedeni de Avrupa Medeniyeti’ne tam bir biçimde girmeyişimizden başka ne olabilir? Japonlar dinlerini ve milletlerinin korumak şartıyla Batı Medeniyeti’ne girdiler, bu sayede, her konuda Avrupalılara yetiştiler.

Japonlar, böyle yapmakla, dinlerinden, milli kültürlerinden hiçbir şey kaybettiler mi? Asla. O halde, biz niçin duraksıyoruz? Biz de Türkçülüğümüzü ve Müslümanlığımızı korumak şartıyla Batı Medeniyeti’ne kesin olarak giremez miyiz? Batı Medeniyeti’ne girmeğe başladığımız günden beri, değiştirdiğimiz şeyleri inceleyelim. Bakalım bunlar arasında dinimize, milliyetimize ait şeyler var mı? Mesela, Rumi takvimi bırakarak bunun yerine Batı takvimini aldık. Rumi takvim bizim için kutsal bir şey mi idi? Rumi takvim, Rumlara yani Bizanslılara aittir. Bunu kutsamak gerekirse, onlar kutsamalıdırlar.

Aristo’nun delilci mantığını bırakarak Descartes ile Bacon’un mantığını ve bu mantıktan doğan metodolojiyi almanın dinimize ve kültürümüze ne zararı olabilir?

Eski astronomi yerine yeni astronomiyi, eski fiziğe karşı yeni fiziği, eski kimyaya karşı yeni kimyayı almakla ne kaybederiz? Zoolojiye, botaniğe, jeolojiye ait eski kitaplarımızda ne kadar bilgi bulabilmek imkanı var? Doğu’da bulunmayan biyolojiyi, psikolojiyi, sosyolojiyi Batı’dan almak zorunda değil miyiz? Önceleri eski bilimlerimizin hepsini Bizans’tan almıştık. Şimdi Rumların bilimlerini Avrupa bilimleriyle değiştirsek, din ve milli kültür bakımından ne kaybederiz? Bu örnekler istenildiği kadar uzatılırsa görülür ki, Doğu Medeniyeti adına bırakacağımız şeyler hep Bizans’tan aldığımız şeylerdir. Bu durum açık bir biçimde ortaya konulursa Doğu medeniyetini bırakarak Batı medeniyetine girmemize artık kimse içtenlikle karşı gelemez.

Medeniyet probleminin çözümü başka bir yönden de, memleketimizde acillik kazanmıştır. Öteden beri memleketimizde bir “Eğitim meselesi”, bir “terbiye meselesi” var. Bu meseleler, birçok çaba ve çalışmalara rağmen, bir türlü çözülemiyor. Bu meselenin özüne inilirse, görülür ki terbiye meselesi de medeniyet meselesinin bir parçasıdır. Asıl mesele çözülünce eğitim meselesi de kendiliğinden halledilmiş olacaktır.

Gerçekten, memleketimizde, gerek medeniyet, gerek terbiye bakamından birbirine benzemeyen üç tabaka vardır: Halk , medreseliler, okullular. Bu üç sınıftan birincisi hala Uzak Doğu Medeniyeti’nden tamamıyla ayrılamamış olduğu gibi, ikincisi de henüz Doğu Medeniyetinin ilimlerinden biraz olsun yararlanabilmiştir. Demek ki milletimizin bir ölümü ilk çağlarda, bir kısmı ortaçağda, bir kısmı son çağlarda yaşamaktadır. Bir milletin böyle üç yüzlü bir hayat yaşaması “normal” olabilir mi?.

Bu üç tabakanın medeniyetleri ayrı olduğu gibi, pedagojileri de ayrıdır. Üç terbiye biçimini birleştirmedikçe gerçek bir millet olmamız mümkün müdür? Eğitim ve öğretimimizi halk bilgisi, medrese bilgisi (okul bilgisi) diye üç bölüme ayırabiliriz. Aşık kitapları ile halk masalları, koşmaları, atasözleri, tandırname kuralları birinci kısım, Arapça ve Farsçadan çevrilen kitaplar ikinci kısmı, Batı dillerinden aktarılanlar da üçüncü kısmı oluşturur. Medeniyetlerimizi birleştirirsek eğitim – öğretimimizi ve pedagojimizi de birleştirmiş, ruh ve fikir bakımından uyumlu bir millet olmuş olacağız. o halde, bu işte daha bir süre baştan savmak kesinlikle kabul edilemez.

Özetle yukarıdaki açıklamalara göre, toplum inancımızı birinci formülü şu olmalıdır: Türk milletindenim. İslam ümmetindenim. Batı medeniyetindenim.
VII Tarihi Maddecilik ve Sosyal İdealizm

Sosyal olayların anlatılmasında ve açıklanmasında birbirine hem yakın, hem de uzak olan iki sosyoloji sistemi vardır. Bunlar, tarihi maddecilik ve sosyal idealizm sistemleridir. Bu sistemlerden birincisi Karl Marx tarafından, ikincisi Emile Durkheim tarafından meydana atıldı.

İlk bakışta, bu iki sistemin birbirine yakın olduğunu görürüz. Çünkü, ikisi de, sosyal olayların doğal nedenlerinin sonuçları olduğunu; madde, hayat ve ruh olayları gibi doğal yasalara uyduğunu esas olarak kabul ediyor. Bu görüşe bilim dilinde determinizm adı verilir.

Fakat, bu noktadan sonra, bu iki sosyoloji sistemi birbirinden uzaklaşmağa başlar. Karl Marx, determinizmde, bir tür tekel ileri sürer: Toplumsal olayların arasından neden olabilmek ayrılacağı yalnız ekonomik olaylara özgüdür. Diğer sosyal olaylar mesela din, ahlak, estetik, politika, dil akıl sahasına giren olaylar asla neden olamazlar. Sadece sonuç olabilirler. Bundan dolayı Karl Marx’a göre, ekonomik olayların dışında olan bütün sosyal olaylar gölge olaylar (epifenomenler) konumundadır. Bir şeyin gölge olay olması, başka şeyler üzerinde hiçbir etkisinin olmaması demektir. İnsanın gölgesi, yaptığı işlere bir etkide bulunabilir mi? Şüphesiz bulunamaz. İşte gölge olaylar da, bizim arkamızdan gelen, şu etkisiz gölgeler gibidir. Demek ki Marx’a göre, Yalnız ekonomik olaylar gerçektir. Diğer sosyal kurumlar gerçek olmadıkları gibi olay bile değildiler. Bunlar ancak ekonomik olayların sonuçları ve gölgeleridir.

Mesela Karl Marx, dinlerin meydana çıkışını, farklı mezheplere ayılmasını, sofuların sığındıkları zaviyelerle tasavvufla ilgilenenlerin içinde yaşadıkları tekkelerin oluşmasını reform yapılmasını dinle devletin ayrılmasını, yalnız üretim tekniklerinin değişmesiyle açıkladığı gibi; ahlak, hukuk, politika, estetik, dil, düşünce alanına ait bütün ideallerin doğmasını, büyümesini ve ölmesini de yine aynı ekonomik olayların gelişimi ile açıklamaya çalışmıştır.

Durkeheim’in kurduğu sosyolojiye göre, böyle bir tekel doğru değildir. Ekonomik olayların diğer sosyal olaylardan hiçbir üstün tarafı yoktur. Ekonomik kurumlar nasıl bir olay bir gerçekse; din, ahlak, estetik, v.b. gibi diğer sosyal kurumlar da birer doğal olaydır birer gerçektir. Bu sonuncuları, eşyanın gölgelerine benzeterek, gölge hadiseler diye adlandırmak objektif gerçeklikten ayrılmak demektir.

Fizikte, kimyada, biyolojide gölge olaylar olmadığı halde, sosyolojide neden bulunsun? Gerçi geçmişte Maudsley gibi bazı psikologlar “bilinç”e gölge olay adanı veriyor ve bilincin psikolojik olaylar üzerinde hiçbir etkisi olmadığını savunuyorlardı. Fakat, Alfred Fouilee, Ribot, James, Höffding, Bergson, Pierre Janet, Binet, Paulhan gibi yeni psikologlar bu teoriyi ilmi delillerle kesin olarak yıktılar. Artık psikoloji alanında “Gölge olayı” deyimi kalmadı.

Bundan başka sosyal olaylar arasında yalnız ekonomik kurumları gerçek saymak, mesela fizyolojik olaylar arsında yalnız mideye ve hazım borusuna ait olayları gerçek sayarak diğer fizyolojik işlemleri bunların gerçek olmayan etkisiz gölgeleri saymak gibidir. Böyle bir teoriyi, hiçbir fizyoloji bilgini kabul edebilir mi?

Karl Marx, bu tekelciliği, teori alanında bırakmayarak, pratik alanına da aktarmakla ikinci bir hataya düşmüştü. Marx’a göre, halk yalnız işçi sınıfından ibarettir. Buna göre, işçi sınıfı diğer sınıfları ortadan kaldırmak zorundadır. Oysa ki, halk “toplum” anlamı taşıdığından hukukça bir birine eşit olmayı kabul eden bütün sınıfların toplamı demektir. Gerçekten çoğunlukla eşit olmayı kabul etmeyen emperyalist, aristokrat, feodal sınıfları halkın dışında görmek doğrudur. Burjuvalarla aydınlar arasında da hukukça herkese eşit olmayı kabul etmeyen sınıflar varsa, hak dairesinin dışında kalmalıdırlar. Fakat hukukça herkesin eşit olduğunu kabul edenler hangi meslek sınıfında bulunurlarsa, bulunsunlar halktandırlar.

Durkheim’ın sosyolojisinde, diğer sosyal olaylar ekonomik olaylara neden olabildiği gibi, ekonomik olaylar da diğer sosyal olaylara neden olabilirler. Görülüyor ki, Durkheim sosyolojisi ekonomik olayların önemini ve değerini inkar etmiyor. Gittikçe ekonomik olayların toplum içindeki değerinin arttığının, hatta modern toplumlarda ekonomik hayatın sosyal yapıya esas olduğunu ortaya atan Durkheim’dir. Durtheim’a göre ilkel toplumlardaki dayanışma yalnız ortak bilinçten doğan mekanik dayanışmadır. Bunlar bir birine benzeyen oba, oymak, boy, il gibi bölümlerden oluştuğu için, Durkheim tarafından segmanter (dilimlere bölünmüş) toplumlar diye adlandırmışlardır.

İleri gitmiş toplumlarda ise, birinci tür dayanışmadan başka bir de, sosyal iş bölümünden doğan organik dayanışma vardır. Durkheim bunlara da organize (örgütlü) toplumlar adını vermiştir.

Bilindiği gibi, iş bölümü ekonomik hayatın da temelidir. Modern toplumlarda din, politika, bilim, estetik, ekonomi alanlarıyla ilgili topluluklar; iş bölümünden doğmuş olan, uzmanlık ve mesleki guruplarıdır. O halde, Durkheim’ın, ekonomik hayata da hak ettiği yeri ve önemi tamamen vermiş olduğunu kabul etmek gerekir.

Bununla beraber Dukheim’da bütün sosyal olayları bir tek asıl’a indiriyor: Bu tek asıl, “kollektif tasavvurlar” dır. Bu terimin, tariften ziyade, örneklerle açıklaması mümkündür. Bundan dolayı, birkaç örnek vererek, “Kollektif tasavvuflar” ın ne demek olduğunu anlatmağa çalışacağım:

Mesela, Meşrutiyetten önce de, memleketimiz de işçiler vardı. Fakat, bu işçilerin ortak bilincinde “Biz, işçi sınıfını oluşturuyoruz” düşüncesi yoktu. Bu düşünce bulunmadığı için, o zaman ülkemizde işçi sınıfı yoktu. Yine Meşrutiyetten önce, memleketimizde birçok Türkler vardı. Fakat, bunların kollektif bilincinde “Biz, Türk Milletiyiz” kavramı bulunmadığı için, o zaman Türk Milleti de yoktu. Çünkü bir topluluk, onu oluşturan fertlerin ortak vicdanında bilinçli bir biçimde algılanmadıkça, sosyal bir sınıf özelliği kazanamaz. Bunun gibi, Türkçe asıllı bir kelime Türk halkının dil bilincinde artık yaşamıyorsa, Türkçe bir kelime olmak niteliğinin de, sosyal bir varlık olmak değerini de kaybetmiş demektir. Bunun gibi, gerçekte Türk töresine giren bir adet de Türk halkının ahlaki vicdanında artık bilinmiyor ve duyulmuyorsa, o da gerek sosyal bir olay olmak, gerek Türk ahlakında bir ilke olmak özelliklerini kaybetmiş demektir.

Bu ifadelerden anlaşılıyor ki sosyal olaylar mutlaka, ait oldukları sınıfın kollektif vicdanında bilinçli duyuşlar bu çiminde bulunmalıdırlar İşte, kollektif vicdandaki bu bilinçli algılara “kollektif tasavvurlar” adı verilir.

Kollektif tasavvurlar, Marx’ın zannettiği gibi, sosyal hayatta etkisi olmayan, gölge olaylardan ibaret değildir. Aksine bütün sosyal yaşantımız bu tasavvurların etkilerine göre biçimlerini alır. Mesela, biz Türkiyelilerin kollektif vicdanımızda “Türk Milletindeniz” tasavvurları açık ve seçik görünüşler halinde belirmeğe başlayınca, bütün sosyal hayatlarımız değişmeye başlayacaktır. “Türk Milletindeniz” dediğimiz için, dilde, estetikte, ahlakta, hukukta, hatta din hayatında ve felsefede Türk kültürüne Türk zevkine, Türk vicdanına göre bir orijinallik, bir özgünlük göstermeğe çalışacağız. “İslam ümmetindeniz” dediğimiz “için, bize göre en kutsal kitap Kur’an-ı Kerim, en kutsal insan Hazret-i Muhammed, en kutsal tapınak Kabe, en kutsal din İslamiyet olacaktır. “Batı medeniyetindeniz” dediğimiz için de ilimde, felsefede, fenlerde ve diğer çağdaş sistemlerde tam bir Avrupalı gibi hareket edeceğiz.

Kollektif tasavvurlar, yalnız toplum kavramlarına özgü değildir. Mitler, menkıbeler, masallar, efsaneler, fıkralar, dini inanışlar, ahlak, hukuk, ekonomi fen alanına ait kurallar; bilim ve felsefe ile ilgili görüşler de birer kollektif tasavvurdan ibarettir. Dini inancın ve teorinin tersi sayılan törenler ve eylemler bile, önce zihinde tasarlandıktan sonra yapıldıkları için, gerçekte birer kollektif tasavvurdan ibarettirler.

Şahsi düşünceler her ferdin kendine özgü olan toplum bütün fertleri arasında ortak olan, daha doğrusu kollektif vicdanında bilinçle kavranılan düşünme biçimleridir. Şahsi düşünceler, gerçekte, toplum üzerinde hiçbir etkiye sahip değildir. Fakat şahsi düşünceler sosyal güce dayanarak kollektif bir tasavvur niteliği kazandığı zaman, sosyal hayatta büyük bir etken olur. Mesela, büyük bir manevi etki gücüne sahip olan bir kurtarıcı, ne düşünürse, fikirleri biraz sonra herkesin ortak düşünüşleri sırısana geçer. Tabi şahsi düşünceler bu nitelikte olursa, sosyal hayatta her an etkilidir. Bir millet, büyük başarılarıyla dehasını, fedakarlığını, kahramanlığını fiiller ispat etmiş, büyük bir kişiliğe sahip olduğu zaman, onun kollektif tasavvurlar yaratmak gücü sayesinde, her türlü yeniliği kolayca gerçekleştirebilir. İşte, bugün biz böyle bir deha hazinesine sahibiz. Sıradan insanların hatta ilimde büyük bilgileri ve uygulama alanında yüksek güç ve etkinlikleri olsa bile – asla başaramayacakları yenilik ve ilerlemeleri herkesin vicdanında kurtarıcı ve dahi tanılan böyle bir kişi bir sözle, bir nutukla, bir bildiriyle gerçekleştirebilir.

Kollektif tasavvurlar, coşkun krizler sırasında çok şiddetli heyecanlarla çerçevelenerek son derece büyük bir kudret ve güç kazanırlar. Kollektif tasavvurların bu biçimine ülkü adı verilir. Kollektif tasavvurlar asıl ülkü biçimini aldıktan sonradır ki, gerçek ülkücülerin etkeni olurlar. Mesela Türkçülerin ortaya attıkları Türkçülük düşüncesi genç bir topluluğun kafasındaki tasavvuru Türk Milletine yayarak onu bir ülkü biçimine dönüştüren Trablusgarp, Balkan Savaşlarıyla I. Dünya Savaşındaki yıkımlar olmakla beraber, bu ülküye resmilik veren ve onu uygulayan da ancak Mustafa Kemal oldu.

Bu örneklerden de anlaşılıyor ki, Durkheim, idealciliği toplumun coşkun halleri ile, yani sosyoloji ile açıklıyor. Ona göre bütün kollektif olaylar ideallerden veya onların hafif dereceleri olan kollektif tasavvurlardan ibarettir.

Gerçekten de, her kollektif tasavvur, az çok, bir değer duygusu ile karışıktır. Sosyal kurumların bazısını kutsal bazısını iyi, bazısını güzel, bazısını doğru biçimde değerlendiririz. Kurumlara bu sıfatların verilemesi, onların duygulardan, heyecanlardan, ihtiraslardan uzak olmadığını gösterir. Zaten, biz hangi şeye karşı dini bir heyecan duyarsak ona kutlu hangi şeye karış ahlaki bir heyecan duyarsak ona iyi, hangi şeye karşı estetik bir heyecan duyarsak ona güzel, hangi şeye doğru değerlerini veririz. Demek ki, bütün kollektif tasavvurlarda ideal niteliği vardır.

Kollektif tasavvurlar yani ülküler bütün sosyal olayların nedenleri olmakla beraber, kendilerinin de doğması, kuvvetlenmesi, zayıflaması, ölmesi birtakım sosyal nedenle bağlıdır. Bu sebeple sosyal yapıdan meydana gelen değişmelerdir. Durkheim’a göre sosyal olayların ilk nedenleri toplum nüfusunun yoğunluğundan fertlerinin birbiri ile kaynaşmasının, aynı milletten oluşmalarının, iş bölümünün artıp eksilmesi gibi sosyal morfolojiye ait olaylardır.

Türkçülük hareketinin ortaya çıkması da sosyal bir olaydır. Bu olayın açıklanmasında da, “Tarihi Maddecilik” ve “sosyal idealizm” görüşlerine ait iki zıt teori karşısındayız. Birinci teoriye göre, Türkçülük yalnız ekonomik nedenlerden doğdu. İkinci teoriye göre, Türkçülük akımının doğması sosyal ideallerin değişmesinden ve bunların değişmesi de sosyal yapının değişime uğramasından ileri geldi.

Eskiden, memleketimizde başlıca iki dini topluluk vardı. Birincisi hilafetin etrafında toplanan Müslüman ümmeti, ikincisi Rum patrikhanesinin etrafında toplanan Hıristiyan ümmeti idi. Eğer dinler, eski kuvvetini aynı şiddetle koruyabilseydi bu topluluk dağılmayacaktı.

Fakat şehirlerde nüfus yoğunluğunun çoğalması yüzünden ilkin iş bölümü doğmağa, sonra da gittikçe derinleşmeğe başladı. İş bölümü meslek sınıflarını ve meslek sınıfları da meslek bilincini doğurduğundan, eski zamanlarda gerek Müslüman topluluğunda, gerek Hıristiyan topluluğunda tek başına egemen olan bu iki kollekif bilinç zayıflamağa başladı. Kollektif bilincin zayıflaması, onlara dayanan topçululukların ortak dayanışmalarını da bozdu. Yeni doğan gazete ile okul edebiyatla şiir de, anlamı anlaşılmayan din topluluğu dili yerine, toplum dilini koydu.

Böylelikle gerek Müslümanların, gerek Hıristiyanların kendi topluluklarına özgü vicdanları, tasavvurları ve görüşleri değişti. Eskiden her fert bağlı bulunduğu dini topluluğu sosyal bir organizma ve kendisini onun ayrılmaz bir organı görürken, şimdi sosyal organizma olarak yalnız kendi dil topluluğunu görmeğe ve kendisini onun ayrılmaz bir organı saymağa başladı. İşte, din topluluklarının dağılmasıyla onların yerine dil topluluklarının geçmiş olması böylece gerçekleşti. Rum patrikhanesine bağlı din topluluğundan önce Ermenilerin, sonra Ulahların, Sırpların, Bulgarların, hatta bağımsızlık kazanan Yunanlıların ayrılmaları ve bir kısmının Eksarhlık adıyla bu ayrılışa daha belirli bir biçim vermeleri bu iddiamıza canlı bir delildir.

Bu dil toplulukların Osmanlılık adı verilen politik topluluktan ayrılmaları din topluluğundan ayrılmalarından sonra olması da, ilk nedenin politik olmayıp sadece kültürel olduğunu gösterir.

Zaten, dil ve milli kültür topluluklarından ibaret olan milliyetler eski zamanlarda da vardı. Ancak, iki türlü emperyalizm, dini ve politik emperyalizm onları iki topluluğun içinde yani saltanat ve ümmet çemberleri arasında hapsetmişti. Bu toplulukları çemberleri güçten düştükçe, hapsedilmiş toplulukların serbest olmak için mücadeleye girişmeleri doğaldı. İşte, Yurdumuzda önce bağımsızlık biçiminde kendisini gösteren milliyet akımları bu biçimde gelişti.

Müslüman kavimler arasındaki milliyetçilik akımları da aynı biçimde kendisini gösterdi. Örnek olarak, Arnavutları alalım. Başkımcılğın merkezi olan Toskalar, eski zamanlardan beri Bektaşiliğe sapmakla din topluluğundan uzaklaşmışlardı.
Bunlar, öncelikle, çağın gerekleri sayılan okul ve basın, şiir ve edebiyattan nasiplerini almak için kendi dillerini kullanmak istediler. Bunun için bir yazı kabul etmek gerekti. Kabul ettikleri yazının Latince olması da gösteriyor ki, Toskalar, her şeyden önce, din topluluğundan ayrılmışlardı. Bir zamandan beri zayıflamağa başlayan din bağları yerine milli kültüre dayanan bir birlik kurmağa çalışıyorlardı. Araplar da ve kürtlerde de milliyetçilik akımı önce kültür alanında görünmeğe başladı. Bu akımların politik bir nitelik kazanması ikinci aşamaları ekonomik bir nitelik kazanmaları da üçüncü aşamalardır.

Türkçülüğe gelince, bunun da milli kültür alanında başladığını biliyoruz. Türkçülüğün ilk babalarından birisi eski Darülfünun (Üniversite) umuzun, ikincisi de askeri oklularımızın kurucusuydu. Medrese kuvvetli olsaydı, Darülfünun kurulmayacaktı. Yüzyıllarca medresenin silahlı kuvveti olma özelliğinin koruyan yeniçerilik var iken de, askeri okullar açılamazdı. Demek ki, sosyal bölümünün bir sonucu olarak, Türklerde de din topluluğunun dayandığı birleştirici güç artık zayıflamağa başlamıştı. Sultan Abdülaziz devrinin açılması, askeri okullara yeni bir düzen verilmesine girişilmesi bu zayıflamanın sonuçlarıdır. Bu yeni kurumların başında Ahmet Vefik Paşa ile Süleyman Paşa, dağılmağa başlayan ümmet ve saltanat toplulukları içinde pusulasız kalan milletlerini dil, milli kültür, tarih bağları ile yeniden güçlendirmek ve gençleri bu yeni ideallere göre terbiye etmek gereğini duydular. Bundan sonra yirmişer sene aralıkla doğan özleştirmecilik ve yeni dil akımları da Türkçülük idelinde özellikle dil ile milli kültürün etken olduklarını gösterir. Gerçi, Türkçülüğün sonlarına doğru “milli ekonomi” ideali de doğdu. Fakat bu teoriyi ortaya atanlar, ne ekonomistler ne de ticaretle uğraşanlardı. Milliyetin milli hukuk, milli ahlak, milli terbiye, hatta milli felsefe gibi çeşitli yansımalarının arayanlar, milli kültürcü Türkçülerdi. Milli ekonomi de Türklerde, önce çıkar gözetmeyen bir ideal biçiminde doğdu ve salt teorik olarak, ülkemizin ekonomik gerçeğini yani ziraatimizin, sanayimizin, ticaretimizin çeşitli alanlarında uygulanmakta olan hukuki rejimlerle teknik biçimleri aramağa başladı. Mili ekonomimiz ancak ekonomik gerçeklerimiz inceledikten sonradır ki, ekonomik olaylarımızdan normal ve hasta olanlarını ayırabilecek ve ancak o zaman ekonomik hastalıklarımızın tedavisi için rapor yahut reçete verebilecekti. Fakat, ne yazık ki, Birinci Dünya Savaşı teorik incelemeleri durdurarak, farklı biçimlerde pratik uygulamaların meydana gelmesine neden oldu. Milli ekonomi ticari bir spekülasyon aracı değil, ilmi bir ekoldür. Almanya’da, bu ekolün kurucusu Friedrich List’tir. Durkheim, List’in milli ekonomi hakkındaki eserine “Objektif olarak yazılmış, gerçeklere dayanan ilk ekonomi kitabı budur” diyor. Fakat, bu milli ekonomi bilimi her yerde, milli idealden önce değil, sonar doğar.


Bu yazı 453 kere okundu.
  • Site Yorum

Bir yorum bırak