Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-4


VIII Milli Vicdanı Güçlendirmek

Sosyal sınıflar başlıca, üç bölüme ayrılır: Aile toplulukları, politik topluluklar ve meslek toplulukları bunlar arasında en önemli olan, politik topluluklardır. Çünkü politik bir topluluk kendi başına yaşayan, bağımsız veya yarı bağımsız bir kuruldur. Aile gruplarıyla meslek grupları ise bu kurulların parçaları, bölümleri niteliğindedir. Yani politik kurumlar birer sosyal organizmadır: aile grupları bu organizmanın hücreleri, meslek gurupları da organları gibidir. Bundan dolayıdır ki aile ve meslek topluluklarına ikinci derece topluluklar adı verilir.

Politik oluşumlar da, başlıca, üçe ayrılırlar: Klan, topluluk ve toplum.

Klan, bir kavimden yalnız küçük bir kısmının politik bir kurul halini alması ile oluşur. Mesela bir kavim bağımsız aşiretlere ayrılınca, bu aşiretlerden her biri bir klandır. İlkel kavimler, hep bu klan hayatını yaşarlar. Bir zaman gelir ki klanlardan biri diğerini feth ederek egemenliği altına alır. Fakat içine aldığı klanlar genellikle altına alır. Fakat içine aldığı klanlar genellikle kendi kavimden aşiretler değildir. Başka kavimlere veya başka dinlere mensup klanları yenerek kendi egemenliğine aldığından oluşan yeni kurul bütünlüğünü kaybeder: farklı kavimlere ve dinlere mensup klanlardan kurulu bir karışım biçimini alır. Bu karışıma topluluk adı verilir. O halde, bütün feodal beyliklerle bütün imparatorluklar topluluk özelliğindedirler. Çünkü, bu politik organizasyonlarda başka başka kavimlere ve dinlere mensup klanlar vardır.

Yine bir zaman gelir ki, bu topluluklar da dağılmağa başlar. İmparatorlukların içinde, dil ve milli kültür bakımından ortak vicdana, ortak ülküye sahip bir milliyet halini alır. Bu milliyet, milli vicdana sahip olduktan sonra artık uzun süre bağımlı halde kalamaz. Er geç, politik bağımsızlığını elde ederek, bağımsızlığına sahip politik bir kurul haline girer. İşte, ancak, bu bütünlüğe ulaşmış, birleşmiş ve bağımsız oluşuma toplum adı verilebilir. Bu toplumlara aynı zamanda, millet adı da verilir. Demek ki, gerçek toplumlar ancak milletlerdir; ancak kavimler, birdenbire, millet haline giremezler. Klanlar halinde, sosyal hayatın adeta çocukluk devresini geçirirler. Nihayet, imparatorluğun zulmüne katlanmayarak, bağımsız hayat yaşamak üzere topluluktan ayrılırlar.

Topluluk hayatı esir kavimler için zararlı olduğu derecede egemen kavim için de zararlıdır. Buna, kendi kavmimizden daha açık bir örnek olmaz: Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu iken, bu topluluğun oluşturduğu feodalizm içinde kul durumuna düştüler. Aynı zamanda, hayatlarını bu topluluğa asker ve jandarma görevlerini yerine getirmekle geçirdiklerinden, kültür ve ekonomi bakımından yükselmeğe zaman bulamadılar. Diğer kavimler, Osmanlı topluluğundan kültürlü, medeni ve zengin bir halde ayrılırken; zavallı Türkler, ellerindeki kırık bir kılıçla eski bir sapandan başka bir mirasa sahip olamadılar.

Bununla beraber, bir insan için çocukluk ve çıraklık devirlerinden geçmek nasıl zorunlu ise bir kavim için de klan ve topluluk stajlarının yapmak öylece zorunludur. Her kavim, ancak bir aşamalardan geçtikten sonradır ki, toplum ve millet haline gelebilmiştir.

Şu kadar var ki, toplum hayatına çabuk ulaşan egemen bir millet, topluluk devrini daha az zararlı olarak geçirebilir. Mesela İngiliz kavmi henüz İskoçya ya ve İrlanda ülkelerini fethetmeden önce, toplum halini almıştı. Halkın seçtiği millet vekilleri, lordlarla birleşerek, memleketi yönetiyorlardı. Saray, bir gölgeden ibaret kalmıştı. Bundan dolayı bütün meseleler sarayın çıkarına değil, halkın faydasına uygun bir biçimde hallediliyordu. İngiliz kavmi, bundan beş yüz yıl önce düşünüp karar veren, uyanık bir millet haline girmişti. Yüzyıllarca İngiliz parlamentosu, sadece Anglo-Saksonlardan oluşmak şartıyla görüşmeler yaptı. İçlerinde milli politikaya engel olacak hiçbir yabancı eleman milli olmayan akımlar sürükleyecek hiçbir yabancı fert yoktu.

İngilizler, tam dört yüz sene, bu içten meşrutiyet hayatını yalnız kendi aralarında yaşadıktan milli kültürlerini ve milli karakterlerini artık bozulmaz ve değişmez bir manevi kuvvet haline getirdikten sonradır ki, İskoçya, Galler ve İrlanda ülkelerini fethederek İngiltere’ye kattılar. Fakat bu katma, yalnız politik bir katmadan ibaretti. Hiç bir zaman İngilizler bu üç yabancı kavmin İngiltere toplumuna Anglo Sakson milletine katılmasına imkan tanımadılar, ülke sanki yine eskisi gibi yalnız İngilizcilerden ibaret imiş gibi, sadece İngiliz çıkarı ve İngiliz ideali bakımından yönetildi. Daha sonraları, Amerika gibi, Hindistan gibi, Güney Afrika gibi Mısır gibi Avustralya gibi sömürgelere ve kolonilere sahip oldular. Fakat, yine daima Parlamento İngiliz Parlamentosu halinde, kabine Anglo Sakson kabinesi halinde kaldı. İngiliz milleti, gittikçe büyüyen bu politik topluluk içinde, kendi benliğini bir an için olsun hiç unutmadı. İşte, İngiliz milletinin, yüzyılllardan beri, dünya politikasında egemenliğini elinde bulundurmasının nedeni budur.

Görülüyor ki, bir kavim, ancak kendi kendini milli bir parlamento ile yöneten gerçek bir millet haline geldikten sonra, yüksek ve içten bir toplum hayatı yaşayabilir. Avrupa’nın diğer kavimleri, bu gerçeği pek geç anlayabildiler. Çünkü, iki yüz yıl öncesine kadar, Avrupa’nın diğer bölgelerinde halkla ve ülkeler hükümdar ailelerinin esirleri ve malikaneleri hükmünde idiler. Bir hükümdar, kızını evlendirirken, yurdunun bir bölümünü ona çeyiz olarak verebilirdi. Bir hükümdar, vilayetlerinden birini başka bir hükümdara hediye edebilir veya satabilirdi. Miras yoluyla, memleketin bir kısmı yabancı bir hükümdarın eline geçebilirdi. Kısaca, halkların, kavimleri hiçbir varlığı hesapta hiçbir yeri yoktu. Devlet demek, hükümdar demekti. Bu ilke yalnız XIV. Louis’ye özgü değildi. İngiltere’nin dışında, bütün Avrupa devletlerinin politikada tuttukları yol bundan ibaretti.

Fakat milliyet devresi, sonunda diğer Avrupa kavimleri için de gelip çattı. Hollandalılar, Fransızlar, v.b. kendi kendini yöneten birer millet halini almağa başladılar. Tarih, genel bir kural olarak gösteriyor ki, her nereye milliyet ruhu girdiyse orada büyük bir ilerleme ve gelişme akımı doğdu. Politika din, ahlak, hukuk, estetik, bilim, felsefe, ekonomi, dil hayatlarının hepsini gençlik, içtenlik tazelik geldi. Her şey yükselmeğe başladı. Fakat, bütün bu gelişmelerin üstünde olarak, yeni bir karakterin oluştuğunu yine bize karşılaştırmalı, tarih haber veriyor. Milli vicdan nerede oluşmuşsa artık orası sömürge olma tehlikesinden sonsuza kadar kurtulmuştur.

Gerçekten de, bugün milletler cemiyeti Almanya’yı bir sömürge halinde Fransa’ya sunsa acaba Fransızlar bu hediyeyi kabule cesaret edebilirler mi? Macaristan’ı Romanya’nın, Bulgaristan’ı Yunanlıların mandası altına koymak istersek, bu iki devlet şu mandaları kabule yanaşabilir mi? Şüphesiz hayır! Çünkü mandası altına girecek ülkeler kolay egemen olmak ister. Halbuki milli vicdanı uyarmış bir ülkeye kocaman ordular gönderilse bile orada en küçük bir nüfuz kazanmak mümkün değildir. İngilizlerin Trakya ile İzmir’i Yunanlıların, Adana ve çevresini Fransızların, Antalya’yı İtalyanların mandası altına vermesi, İstanbul’u kendi eline geçirmek içindi. Bütün bu devletlerin Anadolu milli vicdanının uyandığını, Yunan ordularının milli ayaklanma karşısında buz gibi eridiğini görünce, bu ham sevdalardan vazgeçmeye başladılar. Amerika’nın ne Ermenistan’da, ne Türkiye’de manda kabulüne yanaşmaması da buralardaki milli vicdanın şiddetini görmesinden dolayıdır. Halbuki, İngilizlerle Fransızlar Arabistan’ı aralarında bölüşmekte hiçbir sakınca görmediler. Çünkü bütün aşiretlerin klan hayatı yaşayan şehirleri henüz toplum devresine gelmemiş olan Arabistan’da milli vicdanın henüz uyanmamış olduğunu biliyorlardı.

Görülüyor ki, son yüzyıllarda, milli vicdanın uyandığı yerlerde, artık imparatorluk kalamıyor, sömürge hayatı devam edemiyor. Rusya, Avusturya ve Türkiye İmparatorluklarının dağılması Birinci Dünya savaşının bir sonucu değildi. Birinci Dünya Savaşı daha önceden esaslı nedenlerin hazırlamış olduğu sonucun meydana çıkmasını rastgele bir sebep olmaktan başak bir rol oynamadı. Eğer bu imparatorlukların içinde yaşayan kavimlerin arasında milli vicdana sahip ve artık esir olarak yaşaması mümkün olmayan ideal sahibi milletler bulunmasaydı, Birinci Dünya Savaşı bu imparatorlukları deviremezdi. Nasıl ki Alman devleti uyumlu bir milletten oluştuğu için Fransızların bu kadar yıkıcılığına rağmen bir türlü yıkılmıyor. Hatta, ileride Avusturya topluluğundan ayrılan Avusturya Almanları ile birleştirebileceği için, Birinci Dünya Savaşı’ndan daha kuvvetli çıkmıştır da denebilir.

Bir taraftan Avrupa’da bu sonuç doğarken, diğer taraftan Asya’da başka sonuçlar doğuyordu. Suriye, Irak, Filistin, Hicaz ülkeleri Türkiye topluluğundan ayrılmakla beraber, bağımsızlığa kavuşamadılar. Çünkü, buralarda oturan insanların milli vicdanı tamamen uyanmamıştı. Şüphesiz, buralarda da milli vicdan uyandığı gün, artık Fransız ve İngiliz mandaları bir saniye bile duramayacaklardır. Nasıl ki İngiltere devleti, Birinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkmakla beraber, İrlanda’nın, Malta’nın, Mısır’ın özelliklerini yani bağımsızlığa doğru ilk adımlarını kabul etmek zorunda kaldı. Avustralya, Kap, Kanada, Yeni Zellenda gibi Anglo – Saksonların yerleştikleri ülkelerde tam özerklikler verme zorunluluğunu duydu. Tarihin ve bugünün bu tanıklıkları bize gösteriyor ki, bugün Avrupa’da milli vicdana sahip olmayan hiçbir kavim kalmamıştır. Buna göre, Avrupa’nın hiçbir ülkesinde sömürge kurmaya imkan yoktur.

İslam dünyasında da artık sömürge hayatına son vermek için, Müslüman kavimlerde milli vicdanı kuvvetlendirmekten başka çare yoktur.

Bir zamanlar, İslam Birliği ideali Müslüman kavimlerin bağımsızlığa kavuşmalarını, ülkelerini sömürge halinden kurtulmasını sağlar sanılıyordu. Halbuki pratik tecrübeler gösterdi ki, İslam Birliği, bir taraftan teokrasi ve klerikalizm gibi gerici akımları doğurduğundan, öte yandan da İslam dünyasında milliyet ideallerinin ve milli vicdanların uyanmasına karşı bulunduğundan Müslüman kavimlerin ilerlemelerine engel olduğu gibi, bağımsızlıklarına da engeldir. Çünkü İslam dünyasında milli vicdanın gelişmesini sekteye uğratmak, Müslüman milletlerin bağımsızlıklarına engel olmak demektir. Teokrasi ve klerikalizm akımları ise, cemiyetlerin geride kalmasına, hatta gittikçe gerilemesine en büyük nedendir.

O halde, ne yapmalı? Her şeyden önce, gerek ülkemizde gerek diğer İslam ülkelerinde daima milli vicdanı uyandırmağa ve kuvvetlendirmeğe çalışmalı. Çünkü, bütün ilerlemelerin kaynağı milli vicdan olduğu gibi, milli bağımsızlığın doğuş yeri de, dayanağı da yalnız odur.
IX Milli Dayanışmayı Güçlendirmek

Mütareke’den sonra, İngilizleri, Fransızları yakından görmeğe, tanımağa başladık. Bunlarda ilk gözümüze çarpan yön medeni ahlakın bozukluğudur. Özellikle yurdumuza gelen veya Malta’da egemen olan İngilizlerin medeni ahlakının çok düşük bulduk. Sömürge halkının soyma, yenilmişlere kul, köle gibi davranmak savaş esirlerinin ve hatta barış esirlerinin parasını, eşyasını çalmak onlarca tamamen helaldir.

İngiliz milletinin medeni ahlakında gördüğümüz bu düşüklüğe rağmen, itiraf edelim ki, vatani ahlakını pek yüksek bulduk. Türkiye’de yüzlerce, hatta binlerce vatan haininin ortaya çıkmasına karşılık, bütün İngiltere’de tek bir vatan haini ortaya çıkmadı. O halde, bizde medeni ahlakın daha yüksek olması neye yaradı? Keşke bizde de, bunların yerine, yalnız vatani ahlak yüksek olsaydı!

Vatani ahlakın yüksel olması, milli dayanışmanın temelidir. Çünkü vatan, üstünde oturduğumuz toprak demek değildir. Vatan, milli kültür dediğimiz şeydir ki üstünde oturduğumuz toprak onun ancak dış görünüşünden ibarettir. Ve onun dış görünüşü olduğu içindir ki kutsaldır. O halde, vatani ahlak, milli ideallerden milli görevlerden oluşmuş bir ahlak demektir.

O halde, milli dayanışmayı kuvvetlendirmek için, her şeyden önce; vatani ahlakı yükseltmek için ne yapmalıyız?

“Vatan, milli kültürdür” demiştik. Demek ki vatan; din, ahlak ve estetik güzelliklerin bir müzesidir, bir sergisidir. Vatanımızı içten gelen bir aşkla sevmemiz, bu içten güzelliklerin ütünü olduğu içindir. O halde, milli kültürümüzü bütün güzellikleriyle ne zaman meydana çıkarırsak, vatanımızı en çok o zaman seveceğiz ve bu kadar şiddetle seveceğimiz o sevimli vatan uğruna, şimdiye kadar yaptığımız gibi, yalnız tehlike zamanlarında hayatımızı değil, barış zamanlarında da bütün şahsi ve toplum tutkularımızı feda edebileceğiz. Görülüyor ki milli dayanışmayı kuvvetlendirmek için, ilk önce, milli kültürü yükseltmekle sorumlu olan aydınların bu işi çabuk başarmaları gerek.

Milli dayanışmanın birinci temeli “vatani ahlak” olduğu gibi, ikinci temeli de  medeni ahlak” tır. Vatani ahlak, kendi milliyetimizi kutsal tanımaktan ibaret olduğu gibi, medeni ahlak da milletimizin fertleriyle onlara benzeyen diğer fertleri saygın tanımaktan ibarettir. Cemiyet kutsal olunca, onun fertleri de kutsal olmaz mı?

O halde vatanımızı, milletimizi nasıl seviyorsak, milletdaşlarımızı da öylece sevmeliyiz. Bütün milletdaşlarını sevmeyen bir adam, milletini de sevmiyor demektir.

Şimdiye kadar aydınların halkı ve halkın aydınları sevmesi mümkün değildi. Çünkü, terbiyelerini aydınlar Osmanlı medeniyetinden, halk ise Türk kültüründen almışlardı. Ayrı terbiyelerle yetişen iki sınıf nasıl birbirini sevebilir? Bundan başka, aydınlar sarayın kullarıydılar. memur oldukları zaman halkı soyarak sarayın israf ve eğlencelerine hizmet etmekten başka bir şey düşünmezlerdi. Tabii, bu yönden de, ezilmiş halk onları sevemezdi.

Aralarında rekabet, haset, çekememezlik gibi tutkular bulunduğu için, aydınların kendileri de birbirlerini sevmezlerdi. Memleketimizde, birbirini seven yalnız halktan olan fertlerdi ve eski devirde, milli dayanışma yalnız bu öz Türklerin içten seviyesine dayanıyordu.

Şurası da vardır ki medeni ahlak, yalnız milletimize mensup fertlerin saygın tanınmasında ve içten bir sevgiyle sevilmesinden ibaret değildir. Gerçi, başta, saygın tanılan ve sevilen fertler vatandaşlarımızdır. Çünkü bizi onlarla birleştiren ortak bir kültür, ortak bir yurt, ortak bir dil, ortak bir din vardır. Fakat, biz bir milli kültüre bağlı olduğumuzu gibi, bir de milletlerarası medeniyete dahiliz. Milli kültürümüzü sevdiğimiz gibi, medeniyetimizi de severiz. O halde medeniyetdaşlarımızı sevmemiş ve saygın görmemiz gerekmez mi?

Medeniyet topluluğu önce dini bir ümmet halinde başka Müslümanlık, Hıristiyanlık, Budistlik gibi evrensel dinler, birçok milletleri içlerine alarak, onları bitişik kaplardaki sular haline koymuşlardır. Fizik denemelerini de bitişik kaplardan birine konulan suyun hemen diğerlerine bölündüğünü ve hepsinde su seviyesinin hemen aynı yüksekliğe çıktığını görmüyor muyuz? Aynı ümmete bağlı bir milletin meydana getirdiği ilerlemelerin veya başına gelen çöküşlerin hemen diğerlerine geçmesi tıpkı bunun gibidir.

Milletlerarası bağlar önce böyle dini olarak başlarsa da, uzun gelişmelerden sonra, yalnız bilim ve fen sahasında birleşen, din dışı bir milletlerarası medeniyet de meydana gelebilir. Bugünkü Avrupa medeniyeti, Avrupa milletleri arasındaki bağlılık, bu iki örneğin geçiş devrinde bulunuyor. Avrupalı milletlerarası medeniyet birliği Japonlarla, Yahudileri eşit şartlarla kendi medeniyetine mensup saydığı için, dini bir medenîyetten ve dine dayanan bir milletlerarası birlikten çıkmak istediğini ima ediyor. Fakat diğer taraftan Müslüman ülkelerin manda altında kalmasında hala ısrar göstermesi, eski haçlı bağnazlığından henüz kurtulmadığını gösteriyor. Bu bağnazlığın kalkması ve bizim de eşit şartlar içinde Avrupa medeniyetine girmemiz bizim için bir amaç olmalıdır. Kısaca medeni ahlak önce milletler bütün insanların sevmekten ve saygın görmekten ibarettir. Bütün bu fertlerin hayatına, mülkiyetine, özgürlüğüne onuruna tecavüz etmemek, medeni ahlakın teklif ettiği görevlerdendir.

Görülüyor ki, vatani ahlak dıştan merkeze doğru olduğu halde, medeni ahlak merkezden dışa doğrudur. Vatani ahlak sevgilerimizin vatan dairesinde yoğunlaşmasını ve toparlanmasını istediği halde, medeni ahlak bunları yavaş yavaş millet sınırlarını aşarak ümmet sınırlarına ve ümmet sınırlarını aşarak ülkelerin milletlerarası sınırlarına ve bunları da aşarak bütün insanlık dünyasına doğru genişlemesini ve yayılmasını arzu eder. Bazen, bu iki ahlak arasında arılık ve çatışma ortaya çıkabilir. Mesela, savaş zamanlarında vatani ahlak son derece şiddetlenerek, medeni ahlakı sönük bir hale getirir. Uzun barış dönemleri de, yalnız medeni ahlakı güçlendirerek vatani ahlakı zayıflatır. Savaşın bir çok maddi ve manevi yıkıntılarına karşılık, sosyal bir yararı da bulunduğunu ileri sürenler özellikle bu noktaya dayanıyorlar.

Görülüyor ki, milli dayanışmayı kuvvetlendirmek için, vatani ahlaka medeni ahlaktan daha fazla öncelik vermek ve insani değerin – medeni ahlakın dairelerinde – merkezden çevreye doğru gittikçe eksildiğini, çevreden merkeze doğru geldikçe arttığını ilke olarak kabul etmek gerekir. Yani, yukarıda söylediğimiz gibi değerin birinci derecesinde milletdaşlarımızı, ikinci derecesinde ümmetdaşlarımızı, üçüncü derecesinde medeniyetdaşlarımızı, dördüncü derecesinde bütün insanları görmemiz ve onları bu derecelerine göre sevmemiz gerekir.

Milli dayanışmayı kuvvetlendirmek için, vatani ve medeni ahlaklardan sonra, bir de mesleki ahlakı yükseltmek gerekir.

Her millet, sosyal iş bölümü sonucu olarak, bir takım meslek ve uzmanlık sınıflarına ayrılır: mühendisler, doktorlar, müzisyenler ressamlar, öğretmenler, yazarlar, askerler, avukatlar, tüccarlar, çiftçiler, fabrikatörler, demirciler, marangozlar, hallaçlar, terziler, değirmenciler, fırıncılar, kasaplar, bakkallar, v.b. bu gruplar birbirine karşılıklı olarak gerekli ve muhtaçtırlar. Birbirlerinin yaptıkları hizmetler, bu karşılıklı gerekli olmalar da bir tür dayanışma değil midir?

Bu tür dayanışmanın güçlenmesi için, önce iş bölümünün ancak ortak vicdana sahip bir toplum içinde ortaya çıkması şarttır. Başka başka milletlere mensup olup da aralarında ortak vicdan bulunmayan toplulukların iş bölümü gerçek iş bölümü niteliğinde değildir. Durkheim, bu tür hizmetlerin alınıp verilmelerine “karşılıklı parazitlik” adını veriyor. Mesela, eski Türkiye’de, Türklerle Müslüman olmayanlar ortak bir ekonomik hayat yaşıyorlardı. Fakat, aralarındaki iş bölümü gerçek bir iş bölümü değildi. Karşılıklı bir parazitlikten ibaretti. Çünkü, Türklerle bu Türk olmayan unsurlar arasında ortak bir vicdan yoktu. Türkler, Müslüman olmayanların politik parazitleriydiler: Müslüman olmayanlar da, Türklerin ekonomik parazitleriydiler. Milletlerarası ekonomik ilişkiler de hep bu biçimdedir.

Bu tür dayanışmanın güçlenmesi için ikinci şart da, meslek guruplarının tüm yurtta yaygın milli örgütler biçiminde organlar oluşturmasından sonra, her meslek sınıfında, mesleki bir ahlakın kurulmasıdır.

Meslek ahlakı, başka meslek guruplarının yapmasında sakınca olmadığı halde yalnız bir meslek üyelerine meslek gereği olarak yasak olan eylemleri gösterir. Mesela, bir bölgeye kolera girdiği zaman, oradan herkes kaçabilir, yalnız doktorlarla papazlar kaçamaz. Bunun gibi, herkes ticaret yapabilir. Resmi nüfusa sahip olan devlet memurları yapamaz. Asker sınıfından olanlarının korkak, polislerin düşkün, hakimlerin tarafçı, öğretmenlerle yazarların cahil ve idealsiz olmaları meslek ahlakına aykırıdır. Katiplerin ağzı sıkı, avukatlarla doktorların kişilerini sırlarına saygı göstermeleri de meslek ahlakı gereklerindendir.

Bununla beraber, bu mesleki ahlakların yaptırımları da vardır. mesleki görevlerin bu yaptırımları her meslek örgütüne özel olarak bulunması gereken “Haysiyet divanları” dır.

Fertlerin meslek uzmanlarına karşı hayatlarını, onurlarını özgürlük ve çıkarlarını koruyacak tek yaptırım işte bu mesleki ahlaka ait örgütlerden ve yönetmeliklerden ibarettir. Bunlar var olmadıkça, farklı meslekler arasında gerçek bir dayanışma var olamaz. Şimdi, yukarıdaki sözler özetleyelim:

Milli birliğin güçlendirilmesi sosyal düzenin ve ilerlemenin, milli özgürlük ve bağımsızlığın temelidir. Milli birliği güçlendirmek için de: vatani, medeni, mesleki ahlakların güçlendirilmesi, yükseltilmesi gerekir. Milli kültürümüzün bilinçli bir hale gelip yükselmesi için ne gibi örgütler gerekir? Önce milli kültürümüzü saklanmış olduğu gizli köşelerden aydınların gözleri önüne koyacak olan, arama kurumlarına gerek vardır. Bu görevi yerine getirecek kurumlar şunlardır: Milli Müze, Etnografya Müzesi, Milli Arşiv, Milli Tarih Kütüphanesi, İstatistik Genel Müdürlüğü.

1) Türk halkının estetik dehasının canlı olarak gösteren ve fakirlik yüzünden eski Türk evlerinden parça parça çıkarılıp bedestenlerde satılan perdeler, halılar, şallar, ipekli kumaşlar, eski marangoz ve demirci işleri, çiniler, güzel yazı levhaları, tezhipli kitaplar, güzel ciltler, güzel yazılı Kuran-ı Kerim’ler, milli tarihimizin belgeleri olan eski paralar, vesaire, vesaire… hep yabancılar tarafından satın alınarak Avrupa’ya ve Amerika’ya taşınmaktadır. Bunların dışarıya çıkarılmasının önüne geçecek bir yasamız olmadığı gibi, bunların satın alarak milli sanat aşıklarının gözleri önüne koyabilecek milli bir müzemiz de yoktur. Gerçi, Topkapı Sarayı’nda büyük bir müzemiz vardır. Fakat, buna “Kültür Müzesi” demekten ziyade, “Medeni müze” adını vermek daha uygundur. Çünkü bu müze Türk kültürüne ait milli eserlere ikinci derecede önem göstermiş, birinci dereceyi milletlerarası değere sahip eserlere vermiştir. Bu iddiamızın kanıtı şudur ki, şimdiye kadar yurdumuzdan sandık sandık çıkarılan Türklere özgü güzel eserlerin kaçırılmasına engel olmamış, bedestenlerde satılan bu güzel eserler satın alıp saklamağa çalışmamıştır.

Bu sözlerimizden, müzemizin dahi bir kurucusu olan Hamdi Bey merhumun değerce çük büyük olan yardım ve hizmetlerinin inkar ettiğim sanılmasın. Abdülhamid devrinin her türlü güçlüklerine rağmen, sırf kendi girişim ve çabasıyla bilim bakımından gayet değerleri bir müzeyi yoktan var eden Hamdi Bey’i takdir etmemek büyük bir nankörlüktür. Büyük kardeşinin bu kendi eserini zenginleştirerek koruyan Halil Bey Efendi’yi yüceltmemek de yine nankörlük olur. Bundan başka, bu müzede eski Türk paralarının ve geleneklerine dair birçok milli yadigarların varlığını, da kimse inkar edemez. Şu kadar var ki milli bir müzenin görevi milli eserlerin milyonda birini toplayıp da geri kalanlarının yabancılara kaptırmak değildir. Hamdi Bey müzenin bilim medeniyet ve milletlerarası değerleri oldukça yüksek olabilir; fakat milli kültüre ait değer öteki değerlerine oranla çok aşağıdır. Hatta, bu bakımdan Vakıflar Müzesi’ndeki eşyanın hemen hepsi Türk kültürüne ait eserler olduğu için, bu müze öncekinden daha değerli görülebilir.

Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, bugün, bizde gerçek bir Türk müzesine gerek vardır. Bu Türk müzesi, Türklere ait güzel eserleri satın alabilmemiz için yeter derecede bir ödeneğe sahip olmalı ve her şehirde arayıcıları bulunmalıdır. Aynı zamanda yurdumuzdan bütün eski eserlerin ve güzelliklerin dışarı çıkarılmasını şiddetle yasak eder, bir yasa yapılmalıdır. Vakıflar Müzesi de İl Vakıflar memurlarını çalıştıracak olursa, vakıf binaların kalıntısı ve yıpranmış eşyası arasında daha birçok değerli anıtlar bulunabilecektir. İleride, bu üç müze birleşerek tek bir müze halini de alabilir. Herhalde, şimdilik, yalnız Türk kültürüne ait eserleri toplayacak milli bir müzeye şiddetle gerek vardır.

2) Etnografya Müzesi’nin hali, milli müzeninkinden başkadır. Milli müze, milli tarihimizin müzesidir. Etnografya Müzesi ise, milletimizin bugünkü hayatının müzesidir. Bugünün geçmişten farklı ne ise, Etnografya Müzesinin de milli tarih müzesinden farkı odur.

Etnografya Müzesi, öncelikle milletimizin bugün çeşitli illerde, kazalarda, şehirlerde, köylerde, obalarda, kullanmakta olduğu bütün eşyayı toplayacaktır. Bu toplanan eşyadan her türlü sırasıyla en ilkel biçimden en gelişmiş biçimine kadar, bir gelişim sırası halinde dizilecektir. Mesela, ayakkabı türünü alalım: Bunun en ilkel biçimi olan çarıktan başlayarak, en gelişmiş içimi olan zarif fotinlere kadar bütün gelişim aşamaları dereceli bir dizi halinde sıralanacaktır. Başa giyilenler, erkek ve kadın elbiseleri, eyer takımları, çadırlar, yataklar, v.b. hep böyle gelişim sıraları ile dizilecektir. Evlerin, olduğu gibi taşınması mümkün olmayan ve sair büyük binaların küçük modelleri yapılacaktır. Köy, şehir, köprü, cami, gibi manzaraların fotoğrafları aldırılacaktır.

Fakat, Etnografya Müzesi’nin toplayacağı şeyler yalnız bu gibi maddi eşya ile sınırlı değildir. Halk içinde hala yaşamakla bulunan peri masallarını, koşmak ve destanları, mani ve tekerlemeleri, atasözlerini ve bilmeceleri, fıkra ve menkıbeleri şehir şehir, köy köy araştırmalar yaptırarak toplanmak görevi de Etnografya Müzesi’ne aittir. Aynı zamanda her nahiyenin konuştuğu Türk ağızlarına ait özel kelimeleri, özel fonetiği, özel gramer ve sentaks kurallarını da toplayacaktır. Bunlardan başka halk arasında “tandırname ahkâmı” veyahut “keçe kitap” adları verilen ve hala tahsilsiz kadınlarla bilgisiz halk arasında inanılmakta bulunan eski boş inanışları ve bunlara bağlı bulunan ve içine büyükçülük de karışan dini törenleri de toplayacaktır. Mesela, bu inanışlardan birine göre, her insanın kendisine özel bir perisi vardır ki sahibinin kırklı olduğu zamanlarda sonra derece azgınlaşarak tehlikeli bir durum alır. İnsanlar, aşağıdaki üç halde kırklı olurlar:

1) Bir çocuk dünyaya geldiği zaman, çocukla beraber, annesi ve babası kırklı olurlar. 2) Bir evlenme olduğu zaman hemen gelin, hem de damat kırklı olurlar. 3) Bir adam olduğu zaman, onunla aynı evde yaşayan bütün yakın akrabaları kırklı olurlar.

Kırklıların yerine getirmeğe dikkat etmeleri gereken birtakım sihri – dini törenler vardır: Mesela, iki kırklı kadın – bunlar, ister aynı nedenden ister ayrı nedenlerden kırklı olmuş olsunlar bir odada rastgele birleşirlerse mutlaka öpüşmeleri gerekir. Öpüşmezlerse, perileri birbiriyle kavga ederler, perilerden biri bu kavgada yaralanırsa yahut ölürse aynı durum sahibine de yansıyacağından bu töreni gerçekleştirmekte büyük tehlike vardır. Yine iki kırklı insan, biri diğerinin üstünde bulunan iki odada yatamazlar.

Tandırname’ye göre, her adamın bir perisi olduğu gibi, her evinde bir perisi vardır. Ev perisi evin temiz tutulmamasından öfkelenir. Bu öfkelenme aileye zarar vereceğinden, ev kadını evin her tarafını temiz tutmağa dikkat eder. Demek ki, bu batıl inançlar içinde yararlı olanlar da vardır. Etnografya Müzesi, bunlardan başka, her ildeki fonetik ile halk melodilerini ya fotoğraf aletiyle, yahut nota yöntemiyle kaydeder. Demek ki Etnografya Müzesi’nin mutlaka bir fotoğrafçısı, ve bir notacısı olmalıdır. Masal toplayanlar, herkesten dinledikleri masalları gelişi güzel almamalıdırlar. Masalcı adı verilen birtakım ihtiyar kadınlar veya erkekler vardır ki, bunlar masalları gelenekten gelen deyimlerle ve güzel üsluplarla anlatırlar. Böyle geçek bir masalcı ele geçirilirse, onun anlatacağı bütün masallar aynen alınmalıdır. Çünkü milli masallar, ancak böyle her deyimi bir kurum olan masallardır. Koşmalar, türküler ve nağmeler de gerçek saz şairlerinden alınmalıdır. Nasreddin Hoca’ya, Karagöz’e İncili Çavuş’a, Bekir Mustafa’ya Bektaşilere ait fıkralar da onları iyi bilenlerden öğrenilmelidir. Milletlere ve mesleklere ait taklitler meddahlardan alınmalıdır. Tandırname inanışları onlara henüz inanmakta bulunan okuma-yazma bilmeyen kadınlardan sorulmalıdır. Her yerin diyalektine ait incelemeler de yerlerinde yapılmalıdır.

3) Milli Arşiv, bakanlıkların gizli olan özel arşivlerinden başkadır. Milli Arşiv, artık hükümetle ilgisi kalmamış, eski yazılı belgelerin hazinesidir ki milletin tarihçileri ve bilim adamları için sınıflandırılmış bir biçimde düzenli bir yönetim altında göz önüne koyulurlar. Ne yazık ki, gerek Babıali’ye ve Dışişleri Bakanlığı’na, gerek Defter-i Hakani’ye, Vakıflara ve fetvahane’ye ait eski yazılı belge mahzenleri şimdiye kadar ne bir araya toplanmış, ne sınıflandırılmış ne de korunmalarına özen gösterilmiştir. Milli tarihimizin en doğru belgeleri olan bu yazılı belgelerden en önemlileri aşırılarak Avrupa kütüphanelerine taşınmaktadır.

Diyarbakır gibi bazı eski il ve eyalet merkezlerinde oldukça değerli olan eski yazılı belgelerin bakkallara satılarak paket kağıdı olarak kullanıldığı gerçektir. Görülüyor ki, milli bir arşivin de kesinlikle hızla kurulması gereklidir.

4) Milli Tarih Kütüphanesi de, Genel Kütüphaneden başkadır. Genel Kütüphane bilimin edebiyatın her dalına ait kitapları içine almalıdır. Milli Tarih Kütüphanesi ise, yalnız milli kültürümüzü oluşturan kurumlara ait tarihleri ve tarihi kaynaklarla belgeleri içermelidir. Bu kitaplar ve belgeler dinimizin, ahlakımızın, hukukumuzun, felsefemizin, edebiyatımızın, müziğimizin, ekonomimizin, askerliğimizin, politikamızın, bilimimizin ve fenlerimizin tarihlerini ve belgelerini tümüyle bir arada bulundurmalıdır. O halde ki, bu tarih dallarından herhangi birinin tarihini yazmak isteyen bir tarihçi, gerekli gördüğü bütün kaynakları ve belgeleri bu kütüphanede hazır bulabilsin.

5) İstatistik Genel Müdürlüğü de her Bakanlığın kurduğu özel istatistik örgütlerinden başkadır. Çünkü her bakanlığın kuruduğu istatistik örgütü yalnız kendi resim işlemlerini gerek duyduğu istatistiği rakamlara önem verir. İstatistik genel Müdürlüğü ise, milli kültürün meydana çıkması için gerekli olan ve milli hayatın bütün dallarını içine alan, genel bir istatistik örgütüdür. Avrupalı bir uzmanın yönetiminde bulunacak olan genel istatistik müdürlüğü kurulduktan sonra, bakanlıklara ve diğer resmi olmayan kurumlara bağlı bütün istatistikle ilgili örgütün onun yönetimi altına verilerek hepsi aynı yöntem ve sistem içinde çalıştırılacaklardır. İşte ancak böyle merkezi bir uzmanlık dairesine mensup bütün alanları kavrayan bir istatistik örgütü oluştuktan sonradır ki memleketimizde istatistiği rakamlarda sosyal eksiklerimizin ve yeteneklerimizin anlaşılması mümkün olur. Uygulanan reformların ve yeniliklerin toplum için zararlı oldukları da ancak böyle esaslı istatistik defterlerinin hazırlanmasından sonra bulunur ve incelenebilir.

Milli kültürün bu saydığımız örgütlerin sadece milli kültürü arayıp bulmağa yarayanlardır. Milli kültürün başka birtakım kurumları da vardır. Bunların görevi de, milli kültür aranıp bulunduktan sonra, Avrupa Medeniyeti’nin onun çeşitli dallarına aşılanmasından ibarettir. Bu görevi yerine getirecek kurumlarda şunlardır: Türk Üniversitesi, Türkiyat Enstitüsü’dür. Bunlardan, örnek olarak, konservatuarı alalım: İstanbul’da var olan Darüllelhan (Konservatuar), dümtek usulün, yani Bizans müziğinin konservatuarıdır.

Bu kurum ilkel unsurları halkın içten melodilerine kendisinin gösteren ve Avrupa Müziğine uyularak armonize edildikten sonra modern ve Batılı bir nitelik kazanacak olan gerçek Türk Müziğine hiç önem vermemektedir. Şimdiki Darülbedayı (Şehir Tiyatrosu) de aynı durumdadır. Çünkü, tiyatronun ilerlemesi en çok güzel Türkçe’yle halk ölçüsünün kabulüne bağlıyken var olan şehir tiyatrosu bu esasları yeterli derecede değer vermemektedir. Buna göre, bu iki kurumun Türk Konservatuarı ve Türk Tiyatrosu haline getirilmeleri de gerektir.

Var olan kurumlar içinde Türk kültürüne yardımcı olan yalnız üniversitedir.

Üniversitenin Edebiyat Fakültesi adeta Milli Kültür fakültesi demek olduğundan, milli kültürü en çok yükselmeğe çalışan bu kurumdur.

Türkoloji Enstitüsü’ne gelince, bugün, böyle bir kurumu en gelişmiş bir biçimde oluşturma imkanı vardır. Çünkü, Avrupa’nın çeşitli milletlerinde Türkoloji için canını adamış büyük Türkologları ve enstitüye üye sıfatıyla almak mümkündür. Avrupalı Türkologlarla yerli Türkologlarımızdan kurul bir enstitü oluşturulursa bu kurul hem milli kültürün hazinelerini arayabileceği hem de milletlerarası akademiler alanında ilmi bir otorite kazanacaktır.
X Hars ve Tehzip

Fransızca “culture” kelimesinin iki ayrı anlamı vardır. Bu anlamlardan birini hars (milli kültür), diğerinin “tehzib” (yetiştirme, yükseltme) biçiminde dilimize çevirebiliriz. Kültür hakkındaki bütün yanlış anlamalar, Fransızca kültür kelimesinin böyle iki anlamlı olmasındandır. O halde biz, dilimizde, bu iki anlamı hars ve tehzib kelimeleri ile ayırırsak, kendi ülkemizde bu yanlış anlamalara son vermiş oluruz. Hars ile tehzib arasındaki farklardan birincisi, harsın demokratik, tehzibin aristokratik olmasıdır. Hars halkın geleneklerinden, yapageldiği şeylerden, örflerinden, sözlü ve yazılı edebiyatından, dilinden, müziğinden dininden, ahlakından, estetik ve ekonomik ürünlerinden ibarettir. Bu güzel şeylerin hazinesi ve müzesi hak olduğu için, hars demokratiktir. Tehzib ise, yalnız yüksek bir tahsil görmüş, yüksek bir eğitim ile yetişmiş gerçek aydınlara özgüdür. Matthew Arnold’un “tatlılık ve ışık mezhebi” deyimi ile açıkladığı anlam tehzib’in tanımı demektir. Tehzibin esası, iyi bir eğitim görmüş olmak; rasyonel bilimleri güzel sanatları, edebiyatı, felsefeyi, bilimi ve hiçbir bağnazlık karıştırmaksızın dini; gösterişsiz, içten bir aşk ile sevmektir. Görülüyor ki tehzib özel bir eğitim ile meydana gelmiş, özel bir duyuş düşünüş ve yasayış biçimidir.

Hars ile tehzibin ikinci farkı, birincinin milli ve ikincinin milletlerarası olmasıdır. Bir insan, milli kültürün etkisi ile belki de yalnız kendi milletinin kültürüne değer verir. Fakat, tehzib görmüşse, başka milletlerin kültürlerini de sever ve onların lezzetlerinin de tatmağa çalışır. Buna göre tehzib, ilişki kurduğu insanları biraz insani biraz hoşgörülü her kişiye her millete karşı iyilik ister ve “eclectique” (elektik – seçkici) yapar.

Hars ile tehzibin bu ikinci farkı bizi milliyetçilik ve milletlerarasıcılık probleminin derinleştirilmesine götürüyor:

Millet, aynı harsta ortak olan fertlerin bütünüdür. Milletlerarasılık, aynı medeniyete ortak olan milletlerin bütünüdür. Milletlerarasılığa “medeniyet” topluluğu da denilebilir.

Fakat, medeniyet topluluğunu özel bir medeniyetin üyesi milletlerin bütünü gibi görmeye kişiler de vardır. bunlara göre, ayrı ayrı medeniyetler yoktur. Bütün insanların toplamı bir tek medeniyet topluluğundan ibarettir ve bu bir tek medeniyet topluluğu milletlerden değil, fertlerden kuruludur. Bu fikirde bulunan insanlara kozmopolit adı verilir. Kozmopolitler, Milletim nev-i beşerdir. Vatanım ruy-ı zemin” diyen dünyacılardır. Bunların medeniyet topluluğu hakkındaki görüşleri milliyetçilerinkilerle uzlaşamaz. Çünkü milliyetçilerle göre, insanlık, zooloji biliminde diğer hayvan türleri ile beraber incelenen, insan türünden ibarettir. Toplumsal kişiler demek olan “insanlar” ise, milletler halinde yaşarlar. Türkçülük, millet esasını kabul etmeyen hiçbir sistemle uzlaşamayacağından, kozmopolitleri içine alamaz.

Milletlerarasıcılığa gelince; bu, tamamen kozmopolitliğin zıttıdır. Çünkü, milletlerarasıcılara göre, medeniyet topluluğu bütün insanların hepsi demek değildir. Zaten medeniyet bir değil, bir çoktur. Her medeniyetin kendisine özgü bir topluluğu yani bir medeniyet topluluğu vardır. Aynı zamanda, bu medeniyet toplulukları kişilerden değil, milletlerden meydana gelmiştir. Medeniyet topluluğu bir topluma benzetilirse, onun kişileri de milletler olur. Medeniyet topluluğuna “milletler toplumu” denilmesi bundandır.

Fakat, bu “Milletler Toplumu” terimi doğru değildir. Çünkü toplum, ortak bir vicdana milli sahip olan, tam birlik demektir. Ortak vicdan harstan ibaret olduğu için, toplum kadrosuna girebilecek topluluklar, ancak milletlerle onların kökleri olabilirler. Diğer taraftan, birçok toplumları içine alan daha büyük birimlere topluluk adı verilir. “Milletler toplumu” yerine “Milletler topluluğu” demek daha uygundur.

Bu sözlerden anlaşıldı ki her medeniyet topluluğu bir milletlerarasıcılık dairesidir. Bir toplumun milli bir harsı olması, onun milletlerarası bir medeniyete de ait olmasına engel değildir. Medeniyet, aynı milletlerarasılığa üye milletlerin ortak kurumlarının bütünü demektir.

Demek ki, bir milletlerarasılık içinde, hem onu oluşturan bütün milletleri kapsayan ortak bir medeniyet, hem de her millete özgü milli harslardan oluşmuş bir harslar koleksiyonu vardır. O halde, biz, Avrupa Medeniyetine girdiğimiz zaman, yalnız milletlerarası bir medeniyete mirasçı olmakla kalmayacağız; aynı zamanda, medeniyetdaşımız olan bütün milletlerin kültürlerinden de tat almak imkanına sahip olabileceğiz. Milli bir toplum nasıl iş bölümü ve uzmanlık yoluyla meslek gruplarına ayrılmışsa, milletlerarası bir topluluk da adeta milletlerarası bir iş bölümünün ve milletlerarası uzmanlığın hükmüne uyarak, milli ve özel nitelikte kültüre ayrılmıştır.

Buna göre insanlar, sadeci milli sevkleriyle tattıkları zaman, yalnız milli kültürlerine uygun eserlerden hoşlanırlar. Fakat, insan, her gün yemeği yemekten usandığı gibi sürekli aynı türe ait edebiyattan, aynı müzikten aynı mimariden, v.b. gıda almaktan da bıkar. Bu nedenle midesine düşkün olanlar, her gün yemek listelerini değiştirdikleri gibi, tehzibli adamlar da zaman zaman, başka kültürlerin çeşnileriyle ağız değiştirmeğe gerek duyarlar.

Eski zamanlarda esnaf dernekleri belirli zamanlarda, “arifane ziyafetleri” yaparlardı. Her esnaf, kendi evinde en iyi yapılan yemeği yaptırır, kırda veya bir evde birleşerek bu yemekleri beraberce yerlerdi. Medeniyet topluluğunun milletlerarası ilişkileri de bir “arifane ziyafeti” gibidir. Her millet bu ziyafete kendi kültürünü götürerek bütün milletlerin kültürlerinden zevk alma hakkını kazanır. Şu kadar var ki, yalnız milli kültüründen hoşlanan “milli zevk” ile, yabancı kültürlerden haşlanan “dış zevk”i birbirine karıştırmamalıdır. Avrupa’nın bütün milletlerinde gördüğümüz normal örneğe göre, her milletin asıl sürekli olan zevki, milli zevkidir; dış zevk, ancak ikinci bir dereceden kaldığı zaman kabul edilebilir. Eski Osmanlı hayatında ise, iş böyle değildi. Yüksek tabakadan dış zevk, asıl ve sürekli zevk halini almıştır. Milli zevke gelince, ikinci derecede değerden bile yoksun bırakılmıştı. Bu sebeple ki edebiyatımız Acem zevkinin, Tanzimat edebiyatı da Fransız zevkinin ürünlerinden ibaret kaldı. Ve şimdiye kadar, bizde milli bir edebiyat oluşmadı. O halde, tehzib, böyle hastalıklı bir hal aldığı zamanlar, zararlı olur. Bir tehzib, milli kültürün hukukuna uyduğu sürece, normaldir. Milli kültürün haklarını çiğnemeğe başladığı andan itibaren hasta ve sağlıksız bir tehzib niteliği alır.

Bu açıklamalar gösteriyor ki, Türkçülük kozmopolitlikle bağdaşamaz. Hiçbir Türkçü kozmopolit olmadığı gibi, hiçbir kozmopolit de Türkçü olamaz. Fakat Türkçülükle milletlerarasıcılık arasında , uzlaşmaya engel hiçbir zıtlık yoktur. Her Türkçü, aynı zamanda, milletlerarasıcıdır. Çünkü her birimiz milli ve milletlerarası medeniyetten, diğer taraftan her biri özel ve orijinal lezzetlerin bir derlemesi olan yüzlerce başka milli kültürden bir derlemesi olan yüzlerce başak milli kültürden hisselerimizi almaktan ibarettir. Tanzimat’tan beri resmen mensup olduğumuz medeniyete gelince, bu da Batı medeniyetidir. İşte modern topluluğumuz olan bu batı medeniyeti ile, ona ait bütün milli kültürlerden payımızı almak içindir ki, Telif ve Türcüme Encümeni, (Özgün ve çeviri eser hakları kurulu) batı medeniyetinin milletlerarası nitelikteki bütün ana kitaplarını (otorite tanılan monografileri) ve milli kültürlerin çiçekleri hükmünde bulunan bütün şaheserleri dilimize çevirmeye karar verdi.

Görülüyor ki, Türkçülerin kültür dedikleri şey ne Fransızların “kültür”ü, ne de Almanların “kültür”üdür. Fransızlara göre Fransız kültürü öteden beri, yalnız edebi gücü ile üniversel bir tehzib niteliğini kazanmıştır. Almanlara göre, güya Alman kültürü de, orduları yenilmemiş olsaydı, askeri ve ekonomik kuvvetleriyle, bütün dünyaya egemen olacaktı. Türk kültürünün etkinliği bunlar gibi pasif değil, aktiftir. Biz milli kültürümüzü yalnız kendi zevkimiz için, kendimiz tadına varmak için yapacağız. Başka milletler de ondan Loti’lerin, Farrere’lerin yaptığı gibi, ara sıra tadarak lezzet alabilirler. Nasıl ki biz de Fransız, İngiliz, Alman, Rus, İtalyan milletlerinin kültürlerinden ara sıra zevk alıyoruz ve alacağız. Fakat bundan sonra, bu zevk alışımız, hiçbir zaman egzotizmin sınırını aşamayacaktır. Bizce, Fransızlara, İngilizlere, Almanlara, Ruslara, İtalyanlara ait güzellikler ancak egzotik güzellikler olabilir. Bu güzellikleri sevmekle beraber, hiçbir zaman, gönlümüzü onlara vermeyeceğiz. Biz gönlümüzü, ezelden beri, milli kültürümüze vermişizdir. Bizim için dünya güzeli, milli kültürümüzün güzelliğinden ibarettir. Biz, medeniyet, irfan, ekonomi ve tehzip açılarından Avrupa milletlerinden çok geri kalmış olduğumuzu inkar etmeyiz ve medeniyetçe onlara yetişmek için bütün gücümüzle çalışacağız. Fakat, kültür açısından hiçbir milleti kendimizden üstün görmeyiz. Bize göre Türk kültürü dünyaya gelmiş ve gelecek olanların en güzelidir. Buna göre, ne Fransız kültürünün, ne de Alman kültürünün taklitçisi ve uyruğu olmamıza imkan yoktur. Biz onları da diğer kültürler gibi, yalnız milletlerine özgü özel kültürler sayarak ve onlardan, diğer kültürler gibi, egzotik bir zevkle lezzet alırız.

Görülür ki Türkçülük, bütün aşkı ile yalnız kendi orijinal kültürüne vurgun olmakla beraber şoven ve bağnaz da değildir. Avrupa medeniyetini tam ve sistematik bir biçimde almaya azmettiği gibi, hiçbir milletin kültürüne karşı yabancı kalma ve küçümseme duygusu da yoktur. Aksine bütün milli kültürlere değer veririz ve saygı duyarız. Hatta birçok kötülüklerine uğradığımız milletlerin bile, politik kurumlarını sevmekle beraber, medeni ve kültürel eserlerine hayran, fikir adamları ile sanatçılarına karşı saygılı olacağız.


Bu yazı 347 kere okundu.
  • Site Yorum

Bir yorum bırak